<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421</id><updated>2011-11-19T13:09:11.079-08:00</updated><category term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><category term='Fotoğraf Portfolyom'/><category term='Duyurular - Haberler'/><category term='Benim Yazarım: Anton Çehov'/><category term='Gündökümlerim'/><category term='Fısıltı'/><category term='Evirdim Çevirdim'/><category term='Buluşmalar'/><category term='Resimlerde Edebiyat İzleri'/><category term='Okuma Notlarım'/><category term='Anmalık'/><category term='Filmlerde Edebiyat İzleri'/><title type='text'>Edebiyat Bahçem</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>76</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-4835715050971041653</id><published>2010-03-28T10:19:00.000-07:00</published><updated>2010-03-28T11:01:03.524-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gündökümlerim'/><title type='text'>Gündökümü / 28.03.2010</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bir yığın kurgunun bellekten boşaltım anı beraberinde bir kaos ortamı getirse de aynı zamanda müthiş keyifli bir an... Havaya yazılmış roman ve öykülerin doğumlarına aracı olmak, hele ki karakterlerin o daracık boşluklardan çıkıp harfler aracılığıyla somut bir mekan ediniyor oluşlarını görmek tarif edilmez bir haz. Ancak şu var... Belleğinizde akıllı, uslu beklemekte olan karakterler gün yüzüne çıktıklarında sizin kontrolünüzden çıkıp kendi istedikleri yollara kayabiliyorlar, ki bu durumda onların buyrukları ya da inatları karşısında bükük bir boyunla yazmaktan geri kalamıyorsunuz. Hatta karakterleriniz bazen öyle anlaşılmaz tavırlar sergiliyorlar ki, onları olaydaki doğruyu görmeleri yönünde istediğiniz noktaya çekmekte zorlanabiliyorsunuz. Yazmakta olduğum öykülerden birinde böyle bir karakterim var. Adı Tayyare... Mahalleli ona Tayyare abla diyor. Biraz hoppa, biraz şuh, biraz da uçuk kaçık biri... Biraz dediğime bakmayın aslında epeyce.... Ama yazan sorumluluğu sanırım, nedense karakterimi olumsuz halleriyle nitelemeye gönlüm el vermedi birden... Açıkçası Aşifte bir abla bu Tayyare ablamız... Erkek sinek dahil karşı cinsten hiç kimseyi kapısından geri çevirmemiştir. Ve erkeklere tanrıya tapar gibi tapar. İki cinsin uzlaşmazlığı söz konusu olduğunda dişi taraf yüzde yüz haklı olsa ve bunu kendisi de bilse dahi, mutlaka erkeğin yanında yer alır. Kadınlar onun için yok olası yaratıklardır. Yok olasılar da bir tek kadın olarak dünyada kendisi kalası! :)))&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tayyare ablanın evine bir gün bir hırsız girer. Hırsız -söylemesi ayıp- altındaki donuna dek alır, gider. Bu durumu fark eden mahalleliler hırsızı yakalar ve karşısına getirirler. Hırsızın erkek olduğunu gören Tayyare abla, hırsızdan davacı olmaz. Erkektir ya! :)) Ancak komşular bu hırsızın ileride kendi evlerine de girme olasılığını düşünerek onu mahkemeye verirler. Mahkemede hırsız aleyhine herhangi bir kanıt bulunamaz ve hırsız serbest bırakılır, üstelik kendisine hırsız dedikleri için mahalleliye karşı dava açar ve bu davayı da kazanır. Tayyare abla mahallelinin karşısına geçer ve sanki hırsız kendi evine girmemiş gibi utanmıyor musunuz bu zavallı adamcağıza hırsız damgası vurmaya diye bağırır. Üstelik mahkemede bile mahalleli suçlu bulunmuştur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İşte bugünlerde, bu Tayyare abla isimli karakterimin rayından çıkmış olan düşün mekanizmasını nasıl yerine oturtabilirim diye ciddi ciddi düşünmekteyim. Mahkemenin hırsıza hırsız diyeni suçlu bulması, hırsızın hırsız olmadığı anlamına gelmez. Bunu bu kaz kafalı karakterime nasıl anlatmalıyım! Belki de hiç uğraşmamalı, bir kibritle bu öyküyü hayatımdan çıkarmalıyım. Belki de Tayyare'yi vurup öyküye yeni bir kan taşımalıyım. Ya da hırsızı alnının ortasından vursam... yoooooo vurdursam, daha iyi etmiş olmaz mıyım? Öykü kendini güzel güzel yazdırırken, olaylar salt Tayyare ablanın aşiftelikleri ile sınırlıyken bu hırsız da nereden çıktı, bozdu akışı... En iyisi kalemi boynuna geçirip çatırt diye boynunu kır-dır-mak... üç vakte kadar!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Kıssaden hisse:&lt;/strong&gt; Hırsıza hırsız demek suç olabilir ama bu hırsızın hırsız olduğu gerçeğini hiç bir zaman değiştirmez... Değil mi ama!&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-4835715050971041653?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/4835715050971041653/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/03/gundokumu-28032010.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4835715050971041653'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4835715050971041653'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/03/gundokumu-28032010.html' title='Gündökümü / 28.03.2010'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3037015216278427879</id><published>2010-03-15T10:35:00.000-07:00</published><updated>2010-03-15T10:41:04.205-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duyurular - Haberler'/><title type='text'>Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Aalen-Antakya Kültür Derneği tarafından Uluslararası Çukurova Sanat Günleri kapsamında düzenlenen Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması'na başvurular başladı. Politikacı ve aydın bir yazar olan Dr. Yahya Kanbolat anısına gerçekleştirilen yarışma, yazın dünyasına öykü dalında özgün yapıtlar kazandırmayı amaçlıyor. Serbest konuda düzenlenen yarışma, Türkiye'de ve başka ülkelerde yaşayan, Türkçe yazan, bütün edebiyatseverlere açık olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgisayar ortamında, Arial yazı karakteri ile 12 punto büyüklüğünde, 1.5 ara ile yazılması gereken yapıtların, 7 nüsha olarak gönderilmesi gerekiyor. Yapıtları ile birlikte, açık adreslerini ve öz yaşam öykülerini belirttikleri zarflarını da gönderecek olan her yarışmacının daha önce ödül almamış, en fazla üç öykü ile yarışmaya katılması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapıtların elden, posta veya kargo yoluyla en geç &lt;strong&gt;25 Mart 2010&lt;/strong&gt; tarihine kadar &lt;strong&gt;"Aalen-Antakya Kültür Derneği, Kurtuluş Caddesi No: 20, 2. Kat, Antakya-Hatay"&lt;/strong&gt; adresine teslim edilmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarışmanın seçici kurulu, Mehmet Başaran, Mehmet KarasuSemir Arslanyürek, Dr. Ayten Çelebi Kural, Saadet Kanbolat, Sinan Seyfittinoğlu'ndan oluşurken, yarışmada ilk ona giren öyküler kitap haline getirildiğinde; yazarlarına telif ödenmeyecek. Yarışmanın birincisi, 3 bin 200 TL, ikincisi 2 bin 300 TL ve üçüncüsü ise bin 500 TL değerinde para ödülünün sahibi olacak.(ANKA)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3037015216278427879?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3037015216278427879/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/03/dr-yahya-kanbolat-oyku-yarsmas.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3037015216278427879'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3037015216278427879'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/03/dr-yahya-kanbolat-oyku-yarsmas.html' title='Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-204717127359072777</id><published>2010-03-14T10:03:00.000-07:00</published><updated>2010-03-15T10:42:52.265-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duyurular - Haberler'/><title type='text'>1. İngilizce Öykü Yarışması</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Türkiye genelinde, 11 – 17 yaş grubu gençler ve 17 yaş üstü yetişkinlerin iki ayrı yaş kategorisinde katılacağı, dereceye girenlerin çeşitli armağanlarla ödüllendirileceği bir İngilizce Öykü Yarışması düzenlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarışmanın Amacı, İngilizce öğrenenlerin, öğrendikleri yabancı dil ile düşün güçleri arasındaki bağlantıyı güçlendirmek; İngilizce bir öykü yazma yolu ile dili kullanmalarını sağlayarak İngilizceye hâkimiyetlerini artırmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yarışmaya Katılma Şartları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;1. Yarışmaya 11 – 17 yaşındakiler ( 1.1.1993 tarihinden sonra – 31.12.1999 tarihinden önce doğmuş olanlar) “Gençler Kategorisi”nde, 31.12.1992 ‘ den önce doğanlar “Yetişkinler” Kategorisinde başvurular yapılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Eser sahipleri, İngilizce yazılmış, özgün, daha önce hiç bir yerde yayınlanmamış ve hiçbir yarışmaya katılmamış yayımlanmamış bir veya daha fazla öykü ile yarışmaya katılabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Öyküler iki aralıklı ve 11 punto olarak (Microsoft Word dokümanı olarak bilgisayarda yazılmış) en az 2, en çok 10 sayfa olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Başvurular e-mail yoluyla alınacak olup, eserler &lt;/span&gt;&lt;a href="mailto:admin@yabancidilkitap.com"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;admin@yabancidilkitap.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; adresine gönderilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.1. Öykü dosyasında yazarın kimliği ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamalı, öykü dosyasının başında bir rumuz ve hangi yaş kategorisine başvuru yapıldığı hakkında bilgi bulunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.2. Yazarın kimliğine ait bilgiler (adı, soyadı, adresi, telefon numarası, mail adresi) aynı mail içerisinde başka bir dosyaya yazılı olarak ekte gönderilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Yarışmaya son katılım tarihi 30 Nisan 2010’dur. Bu tarihten sonra gönderilen veya yukarıdaki şartlardan herhangi birini taşımayan eserler değerlendirme dışı bırakılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ödüller&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gençler Kategorisinde&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1. seçilen eser sahibine Yurtdışında 2 hafta İngilizce kursu (konaklama + kurs + vize ücreti dahil, uçak biletleri hariçtir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. seçilen eser sahibine 20 adet İngilizce Öykü Kitabı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. seçilen eser sahibine 10 adet İngilizce Öykü Kitabı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 eser sahibine 5 adet İngilizce Öykü Kitabı (Teşvik Ödülü)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 eser sahibine 100 TL tutarında &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.yabancidilkitap.com/"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;http://www.yabancidilkitap.com/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; sitesinden alışveriş çeki (Teşvik Ödülü)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yetişkinler Kategorisinde&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1. seçilen eser sahibine 100 adet İngilizce Öykü Kitabı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. seçilen eser sahibine 20 adet İngilizce Öykü Kitabı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. seçilen eser sahibine 10 adet İngilizce Öykü Kitabı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 eser sahibine 5 adet İngilizce Öykü Kitabı (Teşvik Ödülü)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 eser sahibine 100 TL tutarında &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.yabancidilkitap.com/"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;http://www.yabancidilkitap.com/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;sitesinden alışveriş çeki (Teşvik Ödülü)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Yarışmada Ödül alanlara Yabancı Dil Kitap 1. Öykü Yarışması Ödül Belgesi verilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Ayrıca her katılımcıya Yabancı Dil Kitap 1. Öykü Yarışması Katılım Belgesi verilecektir.&lt;br /&gt;· Yarışmada dereceye giren eserler e–kitap halinde, www.yabancidilkitap.com sitesinde ve uygun görülen diğer internet sitelerinde yayınlanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Nüans Publishing uygun gördüğü zaman ve şartlarda dereceye giren eserleri kitap olarak yayınlayabilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Yarışmaya katılanlar; eserlerinin Nüans Kitapçılık San. Tic. Ltd. Şti. tarafından yayınlanmasını ve gerekli düzenlemelerin yapılmasını kabul etmiş sayılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Seçici Kurul&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Aydan ERSÖZ INGED Yönetim Kurulu Başkanı&lt;br /&gt;Sibel TÜZEL KANDİLLER INGED Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı&lt;br /&gt;Michell BRETON İngilizce Öğretmeni&lt;br /&gt;Arzu Sunu GÖK İngilizce Öğretmeni&lt;br /&gt;Sevilay ÖZKAN Nüans Publishing Temsilcisi&lt;br /&gt;E. Çağatay TAŞCI www.yabancidilkitap.com Temsilcisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-204717127359072777?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/204717127359072777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/03/1-ingilizce-oyku-yarsmas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/204717127359072777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/204717127359072777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/03/1-ingilizce-oyku-yarsmas.html' title='1. İngilizce Öykü Yarışması'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-6341875072108582010</id><published>2010-03-07T11:29:00.000-08:00</published><updated>2010-03-15T10:43:03.208-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gündökümlerim'/><title type='text'>Gündökümü / 07.03.2009</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Uzun bir aradan sonra yeniden yazmaya dönmek harika. Hele hele yazmayı bu denli çok seviyorken... Ancak yazılmakta olanları vaktiyle bir anda durdurmuş olmak, yazmaya dönüşte bir karışıklığı da getiriyor beraberinde. Şimdi hangi yarımı bütünlemek için ele almalı? Hangisi diğerinden daha önemli ya da daha öncelikli olmalı? Romanımın bitmesini bu kadar çok istiyorken ilk sıraya onu mu koymalı? Öyküler ve bellekte beklemekte olan diğer taslaklar bir süre daha bekleyebilir pekala! Evet... evet... pekala! Ya blog?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mart kapıdan baktırıyor şu günlerde. Olsun! Her kışın sonu illa ki bahar. Ve her karanlığın sonu aydınlık. Bu sözü annem ne çok söyler. Belki de çocuk usuma yerleşen ilk atasözü bu. Yaşam getirdikleri ve götürdükleri ile pekiştirmese belki de unutulurdu. Oysa beyin kıvrımlarımda kazılı hala.&lt;br /&gt;Aç parantez HAYAT GÜZELDİR! Parantezi kapatma, aralıktan bize ulaşacak olan sızıntı belki de güzeli fark etmemizi sağlayan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl 12 den fazla olan dergi aboneliğimi bu yıl 2 ye indirmiştim. Nicedir edebiyat dergilerinden haberim yok. Merak edip içeriklerini dahi taramıyorum. Bildiğim Mor Taka'nın son sayısında iki şiir çevirimin yayınlandığı... Onu da tesadüfen dün öğrendim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://www.hayalyayinlari.com/sayi_32_b.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Hayal ise aboneliğimin sona ermesine rağmen son sayısını adresime yollama nezaketini göstermiş yine. İçinde isminizin geçmesini yeterli görüp o sayıyı adresinize yollama nezaketini gösteren iki dergi tanıyorum. Biri Beşparmak, diğeri de Hayal... Dergiyi elime alınca heyecanlandım doğrusu. Son zamanlarda yayınlanması için hiç bir şey yollamamıştım ama buna rağmen son sayı adresime gönderilmişti. Nitekim 51. sayfaya ulaştığımda nedenini anlamam zor olmadı. Sevgili Kemal Gündüzalp "Cumhuriyet Sonrası Öyküde Kırılma Dönemleri III" adı altında kapsamlı bir yazı hazırlamış ve 2008 yılında öykü kitabı yayınlanan öykücüler arasından seçtiği, dikkat çeken 9 isim arasına benim ismimi de eklemiş. Yazının sonunda tutmuş olduğu çetelede 2008 yılında ilk kitabı yayınlanan öykücü sayısı 32 adet oysa... Bu isimler arasından seçilmiş olan 9 kişiden biri olmak beni ayrıca mutlu etti. Özellikle öykü eleştirmenleri bu denli sessizliğe gömülmüş ve eleştirmenlik dışındaki başka uğraşılara dalmış iken, değerli bir usta tarafından fark edilmek doğrusu fazlasıyla motive edici... En azından benim için öyle... Çünkü son günlerde öykücülerin edebiyat tarihi boyunca neden öyküden uzaklaşıp romana daldıkları ile ilgili oldukça somut kanılara varmış bulunmaktayım... Ki bu konudaki düşüncem kırılabilmiş ve değişmiş değil henüz..Öykü dünyasında köşe başlarını kapmış olanların bu dünyayı pek de önemsemedikleri gibi bir zannı beynimdeki taht-ı revanlardan birinde, inatla ve ısrarla taşımaktayım. Bu düşünceyi alıp o tahta ben kendim oturtmadım elbette. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Görünen köy de kılavuz istemiyor zaten... Bu konu burada kesile!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ez cümle: Hayat Güzeldir! Yazmak da!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yokluğumda değerli yorumlarını esirgemeyen tüm arkadaşlarıma yürekten teşekkürler.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-6341875072108582010?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/6341875072108582010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/03/gundokumu-07-03-2009.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6341875072108582010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6341875072108582010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/03/gundokumu-07-03-2009.html' title='Gündökümü / 07.03.2009'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2653777795123671328</id><published>2010-01-24T10:32:00.000-08:00</published><updated>2010-03-15T10:43:12.572-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anmalık'/><title type='text'>Uğurlar Olsun!</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;img style="WIDTH: 499px; HEIGHT: 535px" src="http://img265.imageshack.us/img265/7699/uurmumcu3jq.jpg" width="994" height="1346" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2653777795123671328?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2653777795123671328/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/01/ugurlar-olsun.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2653777795123671328'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2653777795123671328'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/01/ugurlar-olsun.html' title='Uğurlar Olsun!'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-7813148482996730848</id><published>2010-01-09T02:16:00.000-08:00</published><updated>2010-03-15T10:43:41.686-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Duyurular - Haberler'/><title type='text'>Orhan Kemal 2010 Öykü Ödülü</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;Bir öykü yazarının, edebiyat dünyasına ve küçük de olsa, öyküye ilgi duyan belli bir kesime sesini duyurabilmesi için, -şu koşullarda- adımlaması gereken basamaklardan biri de öykü yarışmaları... Ben sağlık nedenlerimle ara vermek zorunda kaldığım için öykü dosyamı yetiştirip bu yarışmaya yollayamıyorum ama eminim dosyası hazır olup da yollamak isteyen başka öykü gönüllüleri vardır. Bu amaçla, burada bu duyuruya yer vermek istedim. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;Kesintiye uğrayan günleri fazlasıyla telafi edebilmek dileğimle, tüm blog dostlarıma sevgi ve selamlar... &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;Çukurova Edebiyatçılar Derneği tarafından yollanan duyuru metni:&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="WIDTH: 273px; HEIGHT: 396px" src="http://www.orhankemal.org/Galery/orhankemal.bmp" width="315" height="539" /&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ORHAN KEMAL 2010 ÖYKÜ ÖDÜLÜ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çukurova Edebiyatçılar Derneği tarafından düzenlenen ve Ceyhan Belediyesinin katkıda bulunduğu Orhan Kemal Öykü Yarışmasının 2010 yılı başvuruları başlamıştır. Yarışma, Orhan Kemal anısına düzenlenmekte ve yazın dünyasına öykü dalında özgün yapıtlar kazandırmayı amaçlamaktadır. Öykülerin kitap halinde yayımlanmamış ve daha önce başka bir yarışmaya katılmamış olması ön koşuldur. Bu yönde bir saptama ödülün geri alınması nedenidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YARIŞMA KOŞULLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-) Öyküler 12 punto, 6 kopya, bilgisayarda iki aralıklı yazılmış olacak, en az 50, en fazla 65 sayfadan oluşan dosya halinde gönderilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-) Öykülerin yazılı olduğu dosyanın sağ üst köşesine büyük harflerle RUMUZ yazılacak, gerçek ad ve soyadı belirtilmeyecektir. Ayrıca üstünde RUMUZ yazılı kapalı bir zarfa yazarın özgeçmişi ve iletişim bilgileri yazılıp, dosyaya eklenecektir. Aksi durumda öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-) Yarışmanın Seçici Kurulu: İnci Aral, Hasan Özkılıç, Zeynep Aliye, Kemal Gündüzalp, Zafer Doruk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-) Son başvuru tarihi 12 Şubat 2010 Cuma akşamına kadardır. 5-) Sonuçlar 2010 Nisan’ının son haftasında açıklanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6-) Ödüller: 1. ödülü 1000 TL. 2. ödülü 750 TL. 3. ödülü 500 TL. Ç.E.D. Özel Ödülü: Plaket ve kitap seti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-) Öykü dosyalarının gönderileceği adres:&lt;br /&gt;Çukurova Edebiyatçılar Derneği (ÇED)&lt;br /&gt;Cemal paşa Mah.&lt;br /&gt;7 Sk.&lt;br /&gt;Karabucak İş Merkezi&lt;br /&gt;Zemin Kat.&lt;br /&gt;No 90&lt;br /&gt;(015073) Seyhan/Adana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Tel: 0536.854 12 79 e-mail: &lt;/span&gt;&lt;a href="mailto:halisetekbas@hotmail.com"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;halisetekbas@hotmail.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;) ile bağlantı kurulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halise Tekbaş&lt;br /&gt;Başkan&lt;br /&gt;Çukurova Edebiyatçılar Derneği&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-7813148482996730848?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/7813148482996730848/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/01/orhan-kemal-2010-oyku-odulu.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7813148482996730848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7813148482996730848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2010/01/orhan-kemal-2010-oyku-odulu.html' title='Orhan Kemal 2010 Öykü Ödülü'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8035855588981409517</id><published>2009-11-30T04:37:00.000-08:00</published><updated>2009-11-30T04:52:24.763-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Kısa Kısa Değiniler -1</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;img src="http://renaissanceguy.files.wordpress.com/2007/11/reading-child.png" width="232" height="296" /&gt; &lt;img style="WIDTH: 239px; HEIGHT: 308px" src="http://blogs.dalton.org/vogelsang/files/2009/02/kid-writing.jpg" width="380" height="466" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Giriş&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuma ve yazma eylemleri birbirine çok benzer bireysel eylemler olsa da, uygulama anlarında çok farklı koşullar gerektiriyorlar. Bu yüzden de okumak, yazmaktan daha kolay diyebiliriz. Bankta, koltukta, kanapede, sandalyede, tuvalette, otobüste, her hangi bir iç-dış mekanda, kısacık da olsa bir oturmalık yer bulduğunuzda açıp kitabınızı, derginizi ya da gazetenizi rahatlıkla okuyabilirsiniz. Hatta oturmanıza gerek kalmadan ayaküstü dahi gerçekleştirebilirsiniz bu eylemi. Oysa yazmak için aynı mı? Yazmak, yalnız gözler ve beyinle değil, bir de el kullanılarak yapıldığı için, kendine daha özel bir alan gerektiriyor. Ayrıca okumaya göre daha çok yoğunlaşma ve dikkat gerektirdiği için de alanın koşullarının sınırlanmasına sebep oluyor. Örneğin bir otobüs durağında, ya da otobüs koltuğunda sağınız solunuz insanlarla dolu iken açıp kitabınızı okuyabilirsiniz ama defterinizi açıp rahat rahat yazamazsınız. Her şeyden önce kolunuzun yanınızdaki kişiye yapacağı temas buna engel olur, üstelik otururken diz üstünde yazı yazmak zordur. Bir süre sonra kolunuz ya da ayaklarınız yorulup farklı bir pozisyona geçme gereği duyarsınız. Bu kımıldanmalar ve pozisyon değiştirmeler çok geçmeden can sıkıcı hale gelir ki çok isteseniz de, daha sağlıklı bir ortamda devam etmek üzere yazma eyleminizi bırakmak zorunda kalırsınız. Hele hele ayakta dururken yazmak neredeyse imkansızdır. (Her ne kadar Virginia Woolf’un kitaplarını ayakta yazdığı söylense de, bunu nasıl ve nerede yapabildiğine bakınca ayakta yazmanın da bir ayrıcalık gerektirdiğini görürüz. Kuşkusuz Woolf’un kendine özel çalışma odasında, yine kendine özel bir yazı masası vardı ve bu eylemi yalnızca orada gerçekleştirebiliyordu.) Bunların dışında yazma eylemi zamansal anlamda da bir ayrıcalığa sahip. Düşünerek yapılan bir eylem olduğu için molalar gerektiren ve okumaya göre daha çok zaman harcatan bir eylem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Gelişme&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu giriş ile gelmek istediğim yer şu: Bir süredir bloguma yazı eklemek için zaman ve ortam bulamamaktayım. Diyeceğim o ki,şu an için koşullarım yazma eylemi adına yetersiz. Ama böyle olsa da hala aralıksız biçimde okuma eylemime devam ettiğimi söylemek istiyorum.&lt;br /&gt;Yazamasam da okuyorum evet…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İşte son günlerde okuduğum kitaplar ve kısa kısa değinilerim:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://lh5.ggpht.com/_0XAjY2BoO0Y/SxO9fZXUBcI/AAAAAAAAA2s/0nIkrCvK_9I/kitaplar2.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Pasifik Günleri / Nazlı Eray:&lt;/strong&gt; Nazlı Eray’ın düşlerden gerçeklik kurduğu ama bu gerçekliğin de bir fantazya olduğu, tipik Nazlı Eray kitabı diyebileceğimiz bir roman. Olaylar kitaba adını veren Pasifik bölgesindeki ülkelerde, özellikle Malina’da geçiyor. Romanın fantastik yönü olduğu gibi bir de gezi içerikli yönü var. Ankara’da bir yerlerde iken bir bakıyorsunuz dünyanın bir başka yerlerine gitmişsiniz. Olaylar ve mekanlar birbiriyle ilgisiz gibi görünse de sonunda bir yerlerde birleşebiliyorlar ve bir yanı gerçekliğe yaslanmış geniş bir hayal dünyasında yolculuk etmenin hazzını duyumsuyorsunuz böylece. Yazar romanın sonunu açık bırakmayı seçmiş. Dilediğiniz gibi doldurmak sizin elinizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Orphee / Nazlı Eray:&lt;/strong&gt; Sol gözü görmeyen bir kadın ve onun çevresinde gelişen olayların ele alındığı konusuyla yine fantastik bir roman. Tıpkı Pasifik Günleri’nde olduğu gibi birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen olaylar ve mekanlar var yine. Kitabı okuyup bitirdiğinizde bir bütünlük kurabiliyorsunuz sonuçta. Ve yine ucu açık bir final var. Ama bu kez sanki roman yazılırken yarım bırakılmış gibi geldi bana. Yazar, finali anlamlandırmak adına okura çok fazla şey bırakmış. O da romana eksiklik hissi vermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Haraç / Füruzan:&lt;/strong&gt; Kitabı geçen yıl TÜYAP Kitap fuarında, Notos Kitap’ın standından almıştım. Alırken Füruzan’ın “Parasız Yatılı” isimli öykü kitabında zaten bu öykünün olduğu aklıma gelmemişti ve yeni bir kitapmış gibi sarılmıştım kitaba. Sonra eve geldiğimde fark ettim ki, yıllar önce okuduğum bir öyküydü ve yıllardır kitaplığımda duruyordu, bu kez başlı başına bir kitap olarak basılmıştı. Bir yılı aşkın süreden beri de kütüphanemde beklemekte olan kitabı, ince bir kitap ararken buldum ve böylece bir kez daha okuma şansına kavuştum. Kadın odaklı öyküler var ve ben bu içerikteki öyküleri okumayı fazlasıyla seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu roman havasındaki uzun öykü de kadın hallerine duyarlı bir bakışın ürünü. 40 yıldır değişmemiş olan kadın yazgısına çektiği dikkat ile de ironik bir kitap. Kastettiğim ironi kitabın içinde değil, ta kendisinde mevcut. 40 yıl sonraki basımda dahi konu hala güncelliğini koruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özgürlük Masalı / Necati Tosuner:&lt;/strong&gt; Necati Tosuner en sevdiğim yazarlardan… Kitaplarının benim için ayrı bir yeri var. Anlatım dilini ve nesnel duyarlılığını çok ama çok seviyorum. Öykünün merkezine kendini koyarken dahi duygularını oraya buraya bulaştırıp vıcık vıcık bir öykü haline getirmiyor öykülerini. İçten ama uzak bir anlatımı var. Böyle olmakla öyküleri insanın içine daha çok işliyor aslında. Her kitabını okuyuşumda buruk bir keyifle okuyorum. Bu kez de değişmedi. Okuduğum bu dört kitap içinde okuma eylemim bittikten sonra kitabı beynimde en uzun süre yaşattığım kitap bu kitap oldu diyebilirim. Düşünmeye ve sorgulamaya iten tavrı ile yine mest etti beni yazar. Diğer kitaplarını olduğu gibi bu kitabını da daha çok okurum ben..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Sonuç&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yoğunluk ve yorgunluğun arasında bulunacak ilk fırsatta yazma eylemim de aynı keyifle devam edecek.&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8035855588981409517?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8035855588981409517/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/ksa-ksa-deginiler-1.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8035855588981409517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8035855588981409517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/ksa-ksa-deginiler-1.html' title='Kısa Kısa Değiniler -1'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://lh5.ggpht.com/_0XAjY2BoO0Y/SxO9fZXUBcI/AAAAAAAAA2s/0nIkrCvK_9I/s72-c/kitaplar2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-4092335489201860128</id><published>2009-11-22T00:32:00.000-08:00</published><updated>2009-11-30T04:48:44.751-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Teyzem (Aşkgüzar’dan) / Zafer Doruk</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SwaZRmnkgfI/AAAAAAAAAlk/9iK3dFq2UtQ/s1600/askguzar2.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; FLOAT: left; HEIGHT: 313px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5406176930408202738" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SwaZRmnkgfI/AAAAAAAAAlk/9iK3dFq2UtQ/s400/askguzar2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sibel K. Türker’in “Suskun Bir Çocuk” isimli öyküsünü okurken, öyküdeki iki çocuğun yarattığı çağrışımla Zafer Doruk’un “Teyzem” isimli öyküsünü anımsamıştım, ertesi gün kütüphanemden Aşkgüzar isimli kitabı indirerek bir kez daha okudum bu güzel öyküyü. Ve bulabildiğim bu ilk fırsatta da bloguma taşımak istedim. Bazı öyküler vardır dönüp dönüp okunmak isterler. “Teyzem” de bunlardan biri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teyzem’deki olaylar, Suskun Bir Çocuk’taki gibi geçmişindeki yaşantıları bugüne taşıyan, şimdilerde yetişkin olmuş birinin ağzından anlatılıyor. Suskun Bir Çocuk’ta birbirleriyle anlaşamayan iki kız çocuğu vardı, Teyzem’de ise, tam tersine, çok iyi anlaşan iki erkek çocuğu var. Bendeki çağrışımsal yönelişin sebebi, her iki öyküdeki çocukların aralarında yaşanan kimselerin sezemediği, duygusal boyutu derin ilişki oldu… Her iki öyküde de bir çocuğun başka bir çocuğun yaşamında acıtan, yaralayan ve kanatan rolüne tanık oluyoruz… hem de büyüklerinin hiç fark edemediği… ancak yaşayanın bildiği…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suskun Bir Çocuk’taki dramatik atmosfer Teyzem öyküsünde de aynı yoğunlukta hakim. Öykü konuları ve olaylar birbirleri ile ilgisiz olsa da, anlatıcı konumundaki çocukların içlerinde kopan fırtınalar ve duyumsadıkları acılar tamamen ortak. Çocuklukta alınmış kocaman bir yaranın yetişkinlikteki izdüşümü var her ikisinde de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha ilk paragrafla içimizde sızılar yaratacak bir öyküye kapı araladığının ipucunu veriyor yazar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Babamın eve geldiği pazar akşamları fırtına öncesinin sessizliği yaşanır, kavga pazartesi, ya da çok şiddetli geçecekse o gün biraz daha beslenip salı aksamları başlardı. Bu yüzden babamın dışarıda geçirdiği hafta sonlarıyla kavgaların olduğu haftanın ilk iki gününü hiç sevmezdim; hala da sevmem.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Anne-baba arasındaki geçimsizlik ve kavgaların küçük bir çocuğun içinde açtığı yaraya ışık tutarak başlıyor öykü. Öykü anlatıcısının çocukluğunu anlatırken, kullanmış olduğu anı türüne özgü “geniş zamanın hikayesi” formundaki dil ile ve anlatıcının geçmişine dair farkındalıksızlığına çektiği dikkat ile biz de olayları küçük bir çocuğun gözünden görmeye başlıyoruz. Parçalanmakta olan bir ailenin öyküsü bu. Aile içi problemlerin, o ailenin tek çocuğu olan anlatıcıdan nasıl gizlendiği üzerine kurmuş yapısını. Ortada, anne ve babasının sürekli kavga etmesinden rahatsız olan bir çocuk var ama bu kavgaların ne anlama geldiğini pek de ayırt edemiyor. Belki de yaşı çok küçük… (Öykünün ilerleyen bölümlerinden çocuğun okula gitmekte olduğunu öğreniyoruz. Taş çatlasa birinci ya da ikinci sınıfa gidiyor olmalı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada; anlatıcı karakterin öyküde bir adı yok. O yüzden ondan “anlatıcı” diye söz etmek zorundayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesine göre çocuğun yaşam kalitesindeki düşüşlerin tek sebebi kapris:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“…Öğretmenimin gözünde uslu, temiz, içine kapanık, derslerinde başarısızlığına bir türlü anlam verilemeyen bir öğrenciydim. Öğretmenim çağırıp annemi bunun nedenini sorduğunda, annem kendisine hakaret edilmiş gibi çıkışırdı öğretmene. Annemin dediğine göre bir dediğim iki edilmiyordu; aç değil, açıkta değildim; yediğim önümde, yemediğim ardımdaydı, başka ne derdim olabilirdi ki? Şimdiki çocuklar da buldukça bunuyor, kaprislerinden hiç geçilmiyordu…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümden gayet açıkça anlaşılıyor ki, çocuğun içinde gizlice kopan fırtınalar var ama kimseler bunun farkında değil. Üstelik anne-baba arasında bu denli şiddetli geçimsizlik var iken çocuğun yaşamındaki negatif ibreye hiçbir sebep bulunamıyor. Bu belki de bir çok ebeveynin ortak sorunu. Çocukları yeterince dinlememek ve anlamaya çalışmamak… En ufak olumsuzlukta dahi o minicik yüreklerinin kanayabileceğini hiç hesaba katmamak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyarlılık eksenli bir izlekle yola çıkmış yazar. Okuru peşine takıp sürüklüyor hemen.&lt;br /&gt;Anlatıcı çocuk kafasında bir şeylerin adını koyamazken satır aralarından problemin derinliğini ve nedenlerini yakalayabiliyoruz aslında. Eve bazı günler gelen, bazı günler gelmeyen bir baba var. Eşi ile sürekli tartışma halindeler. Ki bu anlarda eşine bazen şiddet uygulayabiliyor. Anne ise eşine üstünlüğünü ispatlamak için bağırıp çağırıyor ve ortalığı kırıp döküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annenin üstünlüğünden yazarın ne kastetmek istediğini ise şu bölümde anlıyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Ah kadın, ah kadın, göreceksin bir gün bak, bunu sana öyle bir ödeteceğim ki!..”&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;“Sen mi? Ahhah, güldürme beni! Sen önce başına sardığın şu beladan bir kurtul hele!”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annenin canını sıkacak, aileyi sarsacak denli büyük bir problem içinde baba. Bu problemin neler olabileceğine dair varsayımlarımızı düşünürken yazar, bu anne-babanın akrabaları ile olan ilişkilerine dair detaylarla açımlıyor öyküsünü. Babanın kız kardeşi çok uzak bir semtte oturuyor ve çok şiddetli kavgaların sonunda ancak geliyor bu eve. Son gelişinde ise şu öğüdü veriyor anne ile babaya:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Dünya hali bu, başına her şey gelebilir insanın. Bana sorarsanız bir süre de böyle deneyin derim. Bak kardeşim, sen de aklını başına topla, kendine bir çekidüzen ver artık. Dünyanın parasını kazanıyorsun, yine de birin iki olmuyor. Kolay mı bu zamanda iki hayatı birden üstlenmek? Ne var ki bu işe bir çözüm bulmak zorundasın. Kızım, sana gelince, biliyorum yerden göğe kadar haklısın, için kan ağlıyor ama ne diyeyim, bunun hatırı yoksa o günahsız sabinin hatırına dene bari.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Kolay mı bu zamanda iki hayatı üstlenmek”&lt;/em&gt; sözünden, bu kötü gidişata sebep olan problemin, adamın evlilik dışı ilişkisi olduğunu anlıyoruz. Yıkılmaya yüz tutmuş bir evliliğin çocuk hatrına kurtarılması gerektiği görüşü toplumsal bir trajedi olarak çıkıyor karşımıza. Ancak evin çocuğu hala bu durumun farkında değil. Çünkü aile hiçbir şeyini çocukla paylaşmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömestr tatili geldiğinde çocuğu, 10 günlüğüne amcasının yanına Akçay’a yolluyorlar. Çocuk orada babasının işlerinin artık bozulmakta olduğunu öğreniyor ama yine de bunun nelere sebep olabileceğini fark edemiyor. Nitekim tatil dönüşü evine geldiğinde karşılaştığı sürprize ise kendisine anlatıldığı biçimiyle inanıyor. Evde daha önce hiç görmediği bir kadınla bir erkek çocuğu var ve kadının teyzesi, çocuğun da kuzeni olduğu söyleniyor. Öykü bundan sonra, evin çocuğunun farkındalıksızlığı ve ev halkının bu kişilerle ilişkisi üzerine kuruyor yapısını. Adı Hidayet olan bu kuzen(!) çocuk ile evin çocuğu çok iyi anlaşıyorlar. Aralarında kendiliğinden oluşan güçlü bir sevgi bağı var, büyük çocuk okula gittiğinde, küçük olan büyüğün yollarını gözlüyor. Daha sonra büyük çocuk okullu olmanın avantajını kullanarak henüz okula gidemeyen arkadaşına okuma yazma öğretmeye çalışıyor. Bu işi öyle bir ciddiyetle yapıyorlar ki, bir öğretmen-öğrenci disiplini içinde gibiler... Ödevlerin günügününe yapılması ve sıkı sıkı denetlenmesi gibi durumlar sözkonusu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Baba da eskisi gibi dışarılarda kalmıyor, artık her akşam vakitlice evinde… Anne ile arasındaki soğukluk devam ediyor ama hiç değilse kavga etmiyorlar artık. Babanın çayını, suyunu vb. odasına teyze konumundaki kadın götürüyor. Ancak başından beri olduğu gibi, anlatıcı çocuk bunların ne anlama geldiğinin hiç farkında değil. Hatta teyzesi sandığı kadının ilk gelişindeki misafir havasının yitip sanki artık bu evin ayrılmaz bir parçasıymış gibi olmasını da sevindirici bir gelişme olarak görüyor. Misafir olmadıklarını, artık bir daha hiç gitmeyeceklerini düşünerek mutlu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken… bir gece yine büyük bir kavga… Teyze, annenin yolduğu saçlarını düzelterek üzerine bir şeyler geçirip dışarı çıkıyor. Baba ise zaptedemediği karısını bir kez daha döverek sakinleştirdikten sonra Hidayet’i kucaklayıp teyzenin ardından dışarı çıkıyor. Anlatıcı çocuk ise kapının yanında öylece kalıyor, o güne dek oynadığı bir oyunu bir kez daha oynamaya devam ettiğini dillendirerek. Oyunun kuralı; kulakları duyulmak istenmeyen şeylere kapatmak ve duyulan sözcüklerin arasındaki boşlukları asla doldurmamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstemediği durumlar içinde yaşam sürmekte olan çocukların uydurduğu bir oyundur bu. Belki de o küçücük yüreklerin tek silahı, çekilen acıların kandaki tek panzehiridir… Bu öyküyle bir kez daha tanık oluyoruz bu oyunun kurallarına ve kaçınılmazlığına… Bu öyküyü okurken küçük Hidayet, babasına, bir kerecik de olsa hiç mi “baba” diye seslenmemiştir, anlatıcı çocuk bunu hiç mi duymamış, algılamamıştır, diye düşünmüştüm. Belki de oyunun bir parçası idi bu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidenler gitmiş, kalanlar kalmıştır. Anlatıcı çocuğun yüreğinde ise bambaşka bir sızı daha kalmıştır. Küçük arkadaşı Hidayet babasının göğsüne gömüldüğünde son bir kez olsun dönüp yüzüne bakmamıştır bile. Üstelik kavga üç gün gecikse Hidayet yirmi dokuz harfin tamamını öğrenecektir. Ama olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü, bu eski anıyı dillendirdikten sonra, finaldeki son cümle ile şimdiki zamanına dönüyor. Öyküyü şöyle bitiriyor anlatıcı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Aradan geçen onca yıl içinde, giderken yüzünü benden gizleyen o küçücük kafa hiç gitmedi gözlerimin önünden.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu olan bitenin bir yürekte kalan tortusu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zafer Doruk kitapları elimin altından ayırmadığım kitaplardandır. Döner döner okurum her bir öyküsünü. Öyküyü kaçıncı kez okuyorum bilmiyorum ama bildiğim bir şey var; her okuyuşumda yeniden yeniden yaşıyorum tüm acısı ve sızısı ile… Ve öykü yazma şevkim daha da artıyor, yaşamın içinde bunca saklı detay varken arayıp bulup, böylesi bir duyarlılıkla dillendirebilmek adına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü bambaşka bir tür… Bambaşka bir güzellik… Bambaşka bir işçilik…&lt;br /&gt;Daha çok yazılmalı…daha çok okunmalı…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Doruk, Zafer. “Teyzem”. Aşkgüzar. Bilgi Yayınevi. Ankara. 2004. s 79-84&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Dip not:&lt;/strong&gt; Öykü internette de mevcut. &lt;a href="http://www.tabut.net/index.php?showtopic=66395"&gt;Buradan&lt;/a&gt; okuyabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-4092335489201860128?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/4092335489201860128/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/teyzem-askguzardan-zafer-doruk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4092335489201860128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4092335489201860128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/teyzem-askguzardan-zafer-doruk.html' title='Teyzem (Aşkgüzar’dan) / Zafer Doruk'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SwaZRmnkgfI/AAAAAAAAAlk/9iK3dFq2UtQ/s72-c/askguzar2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2433525981050702233</id><published>2009-11-14T02:10:00.000-08:00</published><updated>2009-11-21T23:17:44.155-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Suskun Bir Çocuk (Ağula'dan) / Sibel K. Türker</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sv6CP1TGoqI/AAAAAAAAAaU/wgquG5XwTbw/s1600-h/agula.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; FLOAT: left; HEIGHT: 290px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5403899811408028322" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sv6CP1TGoqI/AAAAAAAAAaU/wgquG5XwTbw/s400/agula.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;5 – 10 dakika kadar kendinize ayıracak boş bir zamanınız var ise, bu süre kısa bir öykü okumak için yeter de artar bile. Feribotla yaptığım yolculuklarda, yürüyüş ya da gezinti anında soluk almak için oturduğum banklarda, bir yerlerde birilerini beklerken, yalnız başıma bir şeyler yer içerken kısa öykü okumayı tercih ederim hep. Hem o boşluğu sevdiğim bir uğraşı ile değerlendirmiş olurum, hem de parçalamadan, bütünlüklü bir okuma eylemini gerçekleştirmiş olurum. Çünkü başladığım öykü kısa bir süre sonra bitmiştir ve dağarcığıma bütün hali ile bir şeyler katabilmiş, dolayısıyla tam bir okuma edimi ile verimli bir edinime dönüşmüştür. Bu yüzden çantamda hep bir öykü kitabı taşırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam da böyle bir anda çantamdan Sibel K. Türker’in “Ağula” isimli öykü kitabını çıkardım ve ilk öyküsünü keyifle okudum. Aslında bir öykü kitabını okuyacağım zaman en önce kitaba adını veren öyküyü arar, okuma eylemime onunla başlarım. Ancak bu kitapta kitaba adını veren bir öykü yoktu, o yüzden ilk öyküye gitti elim. İyi ki de gitmiş diyeceğim hemen, çünkü o kadar çok sevdim ki öyküyü, okuyup bitirdikten sonra dahi uzunca bir süre beynimin içinde onunla dolaştım. Gerek kurgusu, gerek konusu, gerekse anlatımı ile çok hoş ve sürükleyici bir öyküydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü normalde anlatılamaz, aktarılamaz ve özeti çıkarılamaz bir yazın türü. Ama ben yine de ben de bıraktığı etki başta olmak üzere, bu öykünün ne anlatmak istediği konusunda bir şeyler yazmak istiyorum. Sonuçta öykü, bir şeylere dikkat çekmek, sıradanın içindeki ince detayları sezdirmek için yazılır. Bu öykünün de bir yazılış amacı var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykünün adı; Suskun Bir Çocuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, daha ilk paragrafta bu öyküyü yazma sebebini açıklıyor hem de anlatıcı konumunda kendisinin olduğunu hissettirerek. Şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bir yazardan şu sorunun yanıtını beklerler: Yazdıklarınız ne kadar sizsiniz? Bu soruyu cevaplamak sanıldığı kadar kolay değildir. Üstelik yazardan bir dürüstlük ve itiraf mı yoksa yeni bir oyun mu istedikleri de pek belli olmaz. Hepsi benim deseniz gereksiz bir üstlenme ve yük, hiç biri ben değilim deseniz korkakça bir kaçış olur adı. Bu soruyla çokça karşılaştım, soruyu anlamlı bulmadım. Üzeri benlikle örtülü olan hiçbir şey masum olamaz çünkü. Benlik, yani kurduğumuz bütünlüklü sandığımız o yapı masum değildir.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İkinci paragrafla bu düşüncesini açımlamaya devam ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Ancak şimdi bu soruya verilecek en güzel yanıtın bir hikaye yazmak olduğunu düşünüyorum. Apaçık, gizi olmayan bir hikaye. Otların, ağaçların, bulutların arkasına saklanmadan, çünkü çocukluk saklanır.(…)”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözlerin ardından çocukluğumuzda kanayan yaralarımızın artık bir şekilde kabuk bağladığına ve büyüdüğümüz zamanda bu yaraların konusu bir şekilde geçiyorsa, bu yaralarımızdan artık çok daha rahat söz edebildiğimize değiniyor yazar. Üstelik büyüdüğümüzdeki kendine güvenen halimizin bu yaralarımızın üstünü çok daha kolay örttüğünü ve onlardan artık daha farklı sonuçlar çıkarabileceğimizi dile getiriyor. Geçmişimize yabancılaşmak için çok rahat yalan uydurabildiğimize dem vuruyor. Bu şekilde geçmişimizdeki acılara daha çok katlanabildiğimizi vurguluyor. Ve ardından üçüncü paragrafta okura soruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bir yazar, kimilerinin deyimiyle bir kadın yazar olarak büsbütün aptal, büsbütün suskun, büsbütün durgun çocuk Feryal’i, çocukluğumun Feryal’ini nasıl anlatmalıyım sizlere?”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yazar, Feryal ismi ile ilk soruyu patlatıyor aklımızda? Bu öyküdeki anlatıcı yazar, kitabın yazarı değil mi? Yazarın adı Sibel. Feryal kim? Belki de yazar, öyküsünü başka bir çocuğun adına saklayarak daha ilk yalanını söylemeye başlıyor. Belki de ilk baştan beri zannettiğimiz gibi değil de, bir başka kadın yazarın dilinden anlatılıyor bu öykü, kitabın yazarı Sibel K. Türker ile uzaktan yakından bir ilgisi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, çocuk karakterine kendi ismini verseydi, pek çok şeyi daha net biçimde oturtacaktık yerine. Oysa kendi isminin dışında başka bir isimle çıkıyor karşımıza. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu anlamlandırmakta güçlük çektiğimiz detayı iki açık ucu ile bir kenarda bırakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle görülüyor ki yazar anlatıcı, çocukluğuna dair bu acıklı öyküyü anlatmaya başlarken içinin ne kadar kanamakta olduğunu gizleyemiyor.&lt;em&gt; “Bütün uzlaşmazlıkları, bütün ikilikleri varlığında bütünlemiş görünen ben, kalemin ucunda parçalanıyorum.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre daha yazma ve okuma eyleminin bunaltıcı, ters yönlerinden söz ettikten sonra, bu çizmiş olduğu çerçeveden içeriye doğru girerek çocukluğundaki bir an’a gidiyor. Anlatıcı, küçük bir kızken annesinin elinden tutup ayda 3-4 kez misafirliğe götürdüğü bir evde buluyor kendini. İsminden “Bunak” diye söz ettiği yaşlı bir adam ve “Cicianne” adında yaşlı bir hanım var bu evde. Yaşlı adam Feryal’in annesinin amcası, hanım da yengesi… Anneyle kız bu eve geldiklerinde, her defasında buz gibi bir ev ve bunaltıcı bir ortam buluyorlar. Anne hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışsa da çocuğun içinde büyük yaralar açıyor bu ziyaretler. Özellikle karı-kocanın onlara pek yüz vermemeleri, kadının yediği şeylerin artığını bu anne ve kıza ısrarla yedirmeye çalışması, kızın annesinin bu duruma kayıtsız kalması vb. çocuk için son derece üzücü anlar. Bunların yanı sıra, aynı apartmanda yaşlı karı-kocanın oğlu, gelini ve yaşı Feryal’e yakın bir kız çocuğu daha oturuyor. Bu ilgi görmeyen misafirler, bir de gelinle kızının tepeden bakışlarına maruz kalıyorlar ki, öykünün en acıklı yeri de özellikle iki küçük kız arasında yaşanan, yürek burkan anlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yaşlı karı-koca torunları Ebru’yu o kadar çok seviyorlar ki, çocuğun bir dediği iki edilmiyor. Düşüncelerini rahatlıkla söyleyebilen, kendinden emin, hoyrat bir kız çocuğu Ebru. Canı isterse Feryal’le oyun oynuyor, canı isterse bebeğini gösteriyor (hem de hiç dokundurmadan) vb. Feryal'e gösterdiği her türlü yakınlık büyük bir lütuf sanki... Yine böyle bir günde iki küçük kız sokağa oynamaya çıkıyorlar. Mahalledeki diğer çocuklar da geliyor yanlarına. Beştaş oynarlarken Feryal’in taşları tutmadaki beceriksizliği alay konusu oluyor, Şarkıcılık oyununda en yüksek puan kendine güvenli Ebru’ya gidiyor, Feryal düşük puanla ve küçümser sözlerle değersizleştiriliyor. Üstelik babasının olmayışı ile diğer çocukların abuk sabuk sorularına ve nitelemelerine maruz kalıyor. Çocuk için bu anlar tamamen işkence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü bu üzücü sahnelerle ilerlerken küçük bir çocuğun yaralı kalbini sağaltmak ve yaşadıklarının öcünü bir şekilde almak için bulduğu çözüme tanık oluyoruz. Ebru’yla baş başa olduğu bir anda planını devreye sokuyor Feryal. Başlıyor aklındaki hikayeyi anlatmaya. Şimdi bu bölümü yazarın kaleminden okuyalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Aslında istediğim bu sevgisiz, pis kızı korkutmaktı, kimsecikler yokken. Bunak amca ve cicianne uzaktayken… “Sen hortlaklara inanır mısın?” diye soruverdim birden. “İnanmam” dedi, ama bir gölge geçmişti sanki yüzünden. Yüzüme bakıyordu, kalkanları indirmişti. “Eğer yaşlı insanları” başımı masaya doğru çevirmiştim, o da baktı babaannesi ile dedesine, “çok sevip çok öpersen, öbür dünyada hep seni özlerler ve sık sık gelirler…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ne oluyorsa ondan sonra oluyor, o çok mağrur, hoyrat, kibirli kız korkak bir tavşana dönüşüyor ve Bunak dedesi oyuncak arabasıyla oynamak istediği anda tepinmeye başlıyor. &lt;em&gt;“Dede giiiit! Dokunma arabama!”&lt;/em&gt; diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Annesi başta olmak üzere, cicianne ve Feryal’in annesi kızın başına üşüşüyorlar, kız ağlamaya devam ediyor, hem de hıçkırarak. Evlerine götürülünceye dek de bu hali devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feryal’le annesi de bir süre sonra kalkıp gidiyorlar evden. Birkaç hafta sonra yeniden gittiklerinde Ebru’nun anneannesine gitmiş olduğunu öğreniyor Feryal. Bir ara cicianne ısırdığı pastırmayı Feryal’in annesinin tabağına koyarken &lt;em&gt;“Kız dedesine de bana da hiç yaklaşmıyor”&lt;/em&gt; diye söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük, uysal, sessiz, uslu kız olan Feryal; küçük ama kibirli, küçük ama sevgisiz, küçük ama hoyrat kız olan Ebru’dan intikamını almış oluyor böylece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben öyküyü Feryal’le ilgili bölümleriyle okurken, tamamen dramatik bir oyunu izler gibi buldum kendimi. Her sahnede acıma duygum kat kat arttı ve küçük kızın bulmuş olduğu bu kötücül çözümde ona hak verir oldum. (Düşünün ben yalnızca okur konumunda iken bu denli etkilendim, o ise birebir yaşıyordu.) Yazarın belki de en başta üstünde durmak istediği şey bu idi. Hepimizin bir şekilde kötücüllüğe ve sözünü etmekten kaçındığımız şeylere bulaşmış olduğumuz ama bunu dile getirmekten korkuyor oluşumuz. Nitekim Feryal’li bölümün sonunda yine baştaki çerçeveye dönüyor yazar. Ve anlatıcısına finali çizdiriyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bu öyküyü yalnızca, anlattıklarımda ne kadar kendim olduğunu merak eden kişiler için yazdım. Yeterince dürüst olabildim mi, emin değilim bundan. Ama umarım bu meraklarını tatmin edebildim. Yazmanın karşı konulmazlığına karşın hep bir yalanı büyüttüğü kuşkusu gitgide genişliyor içimde. Suskunluğumuz kadar saf, kötülüğümüz kadar derin, zavallılığımız kadar gülünesi bir şey yazmak. Ya da yazmamak. Suda kaydırılan, seken bir taş. Eninde sonunda dibe çöken. Yazarın hastalığı doğruyu söyleme saplantısıdır.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bizler, anlattıklarımızda ne kadar kendimiziz? Yeterince dürüst müyüz? İşimize geldiği gibi olması için, çıkarmadan önce sözcüklerimizi eğip büküp törpülüyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak bir yerde geçmiş acılarımızı sağaltan bir araç gibi… Yazmak gerçekten sağaltır mı? Ve yazarlar aslında kendi yaralarını sarmak için mi yazmaktalar? Yoksa tam tersi, yaraları yeniden yeniden kanatan bir eylem midir yazmak? Yazar bu anlamda cesur bir savaşçı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Tüm bu soruların yanıtını kendi içimde aradım ve buldum dün akşam. Siz de sizdeki yanıtları arayın. Keyifli bir düşün aktivitesi… Korkmayın arayın! :)) )&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Türker, Sibel K. “Suskun Bir Çocuk”. Ağula. Doğan Kitap. İstanbul. 2007. s 13-25&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Dip not:&lt;/strong&gt; Öykü docs olarak google sayfalarına eklenmiş, okumak isteyenler için &lt;a href="http://docs.google.com/gview?a=v&amp;amp;q=cache:Pl3bWoceRHgJ:https://imge.com.tr/imgeoykuler/4/sibel_turker.pdf+Suskun+Bir+%C3%87ocuk&amp;amp;hl=tr&amp;amp;gl=tr&amp;amp;sig=AFQjCNHdBphJD4WhbRe1znkkf5k-LZ2ajg"&gt;burada mevcut.&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2433525981050702233?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2433525981050702233/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/suskun-bir-cocuk-aguladan-sibel-k.html#comment-form' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2433525981050702233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2433525981050702233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/suskun-bir-cocuk-aguladan-sibel-k.html' title='Suskun Bir Çocuk (Ağula&apos;dan) / Sibel K. Türker'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sv6CP1TGoqI/AAAAAAAAAaU/wgquG5XwTbw/s72-c/agula.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2832476554464572228</id><published>2009-11-13T02:24:00.000-08:00</published><updated>2009-11-13T10:45:15.239-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Yazı Odasında Yolculuklar / Paul Auster</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sv01V1OygGI/AAAAAAAAAaM/Y1Wq4g0OEho/s1600-h/yaziodasi.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 228px; FLOAT: left; HEIGHT: 256px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5403533777097097314" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sv01V1OygGI/AAAAAAAAAaM/Y1Wq4g0OEho/s400/yaziodasi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yine dar zamanlı, bol kesintili bir okuma sürecinin ardından yeni bir kitabı daha okuyup bitirmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Şöyle bir “huh!” diyeyim önce. :)) Okuruyla oyun oynayan yazarın peşinden sürüklenmek yorucu ve allak bullak ediciydi gerçekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman, belleğini kaybetmiş yaşlı bir adamın kapalı tutulduğu tek yataklı, tek masalı, tek sandalyeli, tek kapılı, tek pencereli, sanki bir tutuklu odası gibi bir mekanda sakin sakin ilerlerken Paul Auster’in daha önceki kitaplarında yer alan karakterlerin bu yaşlı adamı ziyaret etmeleri ile bambaşka bir mecraya sürükleniyor. İşte darmadağın olma süreci de böylece başlamış oluyor. Meğer yazar, belleğini kaybetmiş, yaşlı bir adamın yaşamına ışık tutuyor gibi görünürken aslında kendi yazarlık serüvenini gözler önüne seriyormuş, yaratmış olduğu bu karakter de kurgunun bir parçası imiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlattıklarımdan hiçbir şey anlamadınız mı? O halde baştan başlayayım anlatmaya: Bu yaşlı adam kim, odada neler oluyor, yazarın bu romanda işi ne…. vesaire vesaire…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerede olduğu bilinmeyen bir oda. Kapısı kilitli mi, o da bilinmiyor. Banyo da dahil, odada görüntüleri ve sesleri kaydeden kamera ile mikrofonlar mevcut. Odanın duvarında, epeyce yüksekte küçük bir pencere var. Ancak pencerenin dışı kalın bir panjurla kaplı. Odanın içinde ise bir yatak, bir yazı masası ve bir sandalye bulunuyor. Yazı masasının üzerinde de fotoğraflar, not kağıtları ve daha önce yazılıp yarım bırakılmış, bir adama ait yaşam öyküsünün yazılı olduğu metinler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman anlatıcısı geniş zamanlı cümleler kurarak yapıyor anlatımını. Tıpkı bir film senaryosunu dile getirir gibi bir anlatım. Romanın asıl karakterini de onun dilinden tanıyoruz. Ana karakterin bu odada uykusundan uyanışı ile başlıyor roman. Karakterin bir adı yok. Anlatıcı ona “Bay Boş” dememizi istiyor. Çünkü o belleğini kaybetmiş, belleği bomboş bir adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Boş sürekli haksızlıkla karşı karşıya olduğu duygusu içinde. Bu belki de, okurun karaktere yakınlık duyması için yazarın özellikle yapmış olduğu bir şeydir ve romanı ilk elden içselleştirmemiz için kasıtlı olarak oluşturulmuş bir etkileyim biçimidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Boş geçmişine ait bir şeyler anımsamadığı gibi masa üstündeki metinleri okumaya başladığında sanki o metni kendi yazmış ve o metindeki kişi kendisiymiş gibi bir intiba oluşur romanda. Bu metinler “di li geçmiş zaman” la ve birinci tekil şahısla yazılmıştır. Okunduğunda sanki Bay Boş’un kendi dlinden, kendi yaşamını anlatıyor gibidir. Zaten Bay Boş da bu metinde anlatılanların şu an anımsayamadığı geçmiş yaşamına ait olma olasılığını bir kenarda saklı tutar. Bu arada odaya ziyaretçiler gelir ve Bay Boş’un geçmişinde var olan kişiler oldukları işaretini verirler. Bay Boş bu kişileri daha sonra yeniden anımsayabilmek için masadaki kağıtlardan birine isimlerini not alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada araya girerek kişisel düşüncemi yazmak istiyorum. Ben eğer birilerinin kim olduklarını unutmak istemiyorsam onların isimlerini not almakla yetinmem o isimlerin karşısına o kişilerle ilgili bildiğim ve saptadığım şeyleri de not düşerim. Oysa yazar karakterine bunu böyle yaptırmamış, yalnızca isimleri not düşürmüş. Belleğinin bir oyun oynayabileceğinden korkan bir kişi için böylesi bir notlama “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”dan öteye gitmeyecektir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Neyse… biz yine romanımıza dönelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman buraya dek sanki Bay Boş’un karanlık geçmişini gözlerimizin önüne sermek için kurgulanmış, tek boyutlu bir roman gibi. Ancak yazar romanın aslında bu olmadığını göstermek için araya yavaş yavaş dikkatimizi çekecek ve farkındalık yaratacak ögeler sokmaya başlıyor. Bunlardan biri odaya gelip giden kişiler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paul Auster’in daha önceki kitaplarını okuyanlar aslında bu kişilerin Paul Auster’in eski karakterleri olduğunu bilirler. Paul Auster’in karakterleri ile Bay Boş’un ilgisi ne ola ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;87. sayfaya geldiğimizde anlıyoruz ki, bu metinler John Trause adında biri tarafından yazılmıştır. Şimdi yazarın adı ile bu adı karşılaştırma zamanıdır. Yazarın ön adı gibi buradaki ön ad da 4 harflidir, bundan da önemlisi soy addaki harfler “Auster” harflerinden türetilmiş yeni bir harf sıralamasıdır. Yazar bu metinleri yazan kişiye kendi soyadından türeyen yeni bir soyadı vermeyi uygun görmüştür. Belki de okurun dikkatini kendi üstüne çekmektir amacı. Belki de Bay Boş, ta kendisidir. :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama roman Bay Boş’la ilgili açımlamalarla devam eder. Bay Boş halüsinasyon görmektedir ve odaya gelip giden karakterler birer hayal ürünüdür. Bay Boş merkeze alınarak John Trause’nin yazmış olduğu metin tamamlanmaya başlanır. Metinlere konu olarak seçilmiş olaylar yeni bir kurgu ile farklı biçimde yazılmaya çalışılır. Bay Boş, olaylara yeni bir boyut getirmektedir .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masada yeni bir metin olduğu fark edilir. Bu metin bir önceki metinden farklı olarak eserin adını ve yazarın adını belirten bir kapakla sunulmuştur. Metnin adı; "Yazı odasında yolculuklar"dır ve yazarı; "N. R. Fanshawe"dir. Bay Boş “&lt;em&gt;sonunda galiba olması gereken de buydu&lt;/em&gt;” diyerek metni okumaya başlar. Metin romanın başında yazılanlarla devam ederken roman burada biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu roman yazı odasındaki bir yazarın kendisiyle, yazıyla ve okuruyla hesaplaşmasıdır aslında. Yazar sorumluluğuna tutulan bir ışıktır. Yazı odasında yazıya, yazara ve okura yapılan bir yolculuktur. Odanın bir tutuklu odası gibi olması ise yazarın yazıya tutukluluk hali ve tutkunluk haline bir göndermedir. Bununla birlikte roman anlatıcısının okura sürekli seslenişi ile okurun da okur olduğunu dikkate almasını ister bir hali vardır. Roman, bu gizemli oda ve gizemli metinler eksene konularak Paul Auster’in yazı serüvenine ve yazar sorumluluğuna odaklanılmasını amaçlamış, alışılmışın dışında ve ilginç bir kurmacadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Boş’un bir zamanlar istihbarat görevlisi iken başkalarının özel yaşamlarını gizlice takip ediyor olmasına rağmen şu anda kendi özel yaşamının birileri tarafından gizlice takip ediliyor olması ise romandaki en düşündürücü ögelerden biri olsa gerek. Bu belki de yazarın bir zamanlar romanlarını istediği gibi keyfince yazıyor olmasına rağmen bir zaman sonra yazı sürecinde bir tıkanma ve bir sınırlanma ile karşı karşıya kalabildiğine dair bir vurgudur. Yazının ne zor ve ne yıpratıcı bir işçilik olduğuna bir değinidir belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın daha önceki romanları gibi bu romanını da severek okudum. Girift kurgulu romanları seviyorum çünkü. Bazı yerlerde gülümseyerek çocukluğuma döndüğümü de not düşeyim. Bay Boş’un koltuğunda dönüp durması ve terliklerini çıkararak odanın zemininde kaymaya çalışması (üstelik tuvalete giderken) çok komikti doğrusu. Bu anlarda çocukluğuna gidiyor ve çocukluğundan görüntüler getiriyordu. Ben de kendi çocukluğumun komik anlarını getirdim o anlarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken pek çoğumuz bu ve buna benzer keyifli şeyler yapmışızdır aslında. Yaşlılık da çocukluk gibidir deniyor ya, yaşasın, yaşlılığımızda yine yapacağız demek ki! :)))&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Auster, Paul. Yazı Odasında Yolculuklar. Çev: Tacıser Ulaş Belge. Can Yayınları. 1. baskı. İstanbul. 2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2832476554464572228?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2832476554464572228/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/yaz-odasnda-yolculuklar-paul-auster.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2832476554464572228'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2832476554464572228'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/yaz-odasnda-yolculuklar-paul-auster.html' title='Yazı Odasında Yolculuklar / Paul Auster'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sv01V1OygGI/AAAAAAAAAaM/Y1Wq4g0OEho/s72-c/yaziodasi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-760438692988476967</id><published>2009-11-12T05:13:00.000-08:00</published><updated>2009-11-12T12:37:15.324-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Aynı Şair Duyarlılığını Serap Eser'e de Bekliyoruz</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Şiirin duygu değil duyarlılık sanatı olduğu söylenir. Şair yüreği özeldir, duyarlıdır çünkü. Nerede can acıtan, iç sızlatan bir durum görse kalemine sarılır şair, bir taraftan kendini sağaltırken bir taraftan da duruma dikkat çekmektir amacı. Anlamlandıran ve anlamlandırlmasına kapı aralayan; kazıyan, kazdıran; kanayan ve kanatandır o. Şiir de şair de önemlidir bu yüzden. Kalemini bu niyetle kullanan her şair mutlaka değer görmelidir. Görür de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu ortam kimi zaman yalnızca ideolojik düşüncelerin propagandasını yapmak için kullanılabildiği gibi, kimilerinin "duyarlı şair" ünvanını elde ederek saygınlık cukkalamaları için de bir fırsat ve rant ortamı olarak görülmektedir. Burada aslolan şairlerin şiirleriyle dikkat çekmek istediği mesele değil, şiirlerinin arkasına sakladıkları niyetleridir ne yazık ki! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Biz sıradan şiir okurları ise, bir çocuğun başına korkunç bir olay geldiğinde kalemine sarılan şairleri, başka bir çocuğun başına gelen benzer durumlarda da görmek isteriz. Tıpkı Serap Eser'de olduğu gibi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Boşuna mı bekleriz?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de duyarlı şairlerimiz onun adını dahi duymamışlardır, belki de e-mektupların biri gidip biri gelmemiştir posta kutularına, belki de şiir yazacak denli yürekleri çok fazla titrememiştir bu olay karşısında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünceleri ne bilmiyoruz ama "Serap Eser'le ilgili şair duyarlılığı cephesi" henüz bu kadar sessiz ve bu kadar bomboş iken, diyoruz ki;&lt;br /&gt;Mazluma kalem kuşanmayı kendine görev bilen tüm duyarlı şairler!&lt;br /&gt;Aynı şair duyarlılığını Serap Eser'e de bekliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Serap Eser...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Lise son sınıfta okuyordu ve o gün de evinden çıkıp dershaneye gitmişti. Ders çıkışı yine her zaman olduğu gibi evine dönmek üzere İETT otobüsüne bindi. Otobüs evlerinin bulunduğu durağa yaklaşırken inmek için düğmeye bastı va kapıya yanaştı. Babası, kızının karanlıkta eve tek başına gitmesine gönlü razı olmadığı için onu durakta bekliyordu. Otobüsten tam inecekti ki, bir anda alevler her yeri sardı. 17 yaşındaki Eser’in üzerindeki giysiler atılan molotofkokteylerindenden dolayı bir anda tutuştu. İlk müdahaleyi durakta bekleyen babası ve yoldan geçenler yaptı. Eser’in yüzü, kolları ve bacaklarında üçüncü derece yanık oluştu.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.internethaber.com/images/other/1.20091109115000..jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.internethaber.com/images/other/2.20091109115009..jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İlgili haber &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;amp;ArticleID=963612&amp;amp;Date=10.11.2009&amp;amp;CategoryID=97"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;burada.&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.itusozluk.com/goster.php/serap+eser"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Burada da&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; "itüsözlük" yazarlarınca not düşülmüş önemli tespitler var. Şimdi benim yukarıda değindiğim noktalarla bu tespitleri eşleyin lütfen.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Diyeceğim o ki; sağduyulu okur her şeyin farkında!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yok öyle Ayşe'ye başka, Fatma'ya başka!&lt;br /&gt;Yok öyle kandırmaca!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Duyarlılıksa herkese!!!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-760438692988476967?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/760438692988476967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/ayn-sair-duyarllgn-serap-esere-de.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/760438692988476967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/760438692988476967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/ayn-sair-duyarllgn-serap-esere-de.html' title='Aynı Şair Duyarlılığını Serap Eser&apos;e de Bekliyoruz'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2767983806523659087</id><published>2009-11-11T03:43:00.000-08:00</published><updated>2009-11-11T07:10:31.410-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Publishers Weekly'den Cinsel Ayrımcılık ve Reklam Kokan Liste</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_4zHjmjz7zFA/SbVZm5ePwlI/AAAAAAAAAjA/rG3Uujnj1Bg/s1600/publishers-weekly.gif"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 194px; FLOAT: left; HEIGHT: 188px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400304571681682690" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_4zHjmjz7zFA/SbVZm5ePwlI/AAAAAAAAAjA/rG3Uujnj1Bg/s1600/publishers-weekly.gif" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Publishers Weekly; A.B.D.’de yayınlanan, ağırlıklı olarak kitap tanıtımlarına yer veren bir dergi. Oldukça da tanınmış, okur kitlesi geniş bir dergi… Ancak şu günlerde şimşekleri üstüne çekmiş durumda. Hemen peşinen söyleyeyim bana göre de çok haklı bir şimşeklenme durumu bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu prestijli ve çok okunan dergi, yakın zamanda “Yılın En İyi 10 Kitabı” adı altında bir liste yayınladı. Ama ne hikmetse bu listede tek kadın yazar yok!&lt;br /&gt;Kişisel düşüncem bu listenin saçma olduğu yönünde. İlk ona girebilecek denli iyi kadın yazarlar yoktu da Man Booker ve Nobel gibi ödülleri cinsiyeti kadın olan iki yazar nasıl aldı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://blogs.guardian.co.uk/news/archives/lionel1.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 133px; FLOAT: left; HEIGHT: 184px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400304571681682690" border="0" alt="" src="http://blogs.guardian.co.uk/news/archives/lionel1.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Benim düşüncelerimi, bir kadın yazar olan Lionel Shriver çok güzel açıklamış. Bakın ne diyor: &lt;em&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;“Derginin yaptığı bu seçim yayın dünyasına egemen olan “cinsel ayrımcılığa karşı yozlaşmış bir duyarlılık” anlayışının kanıtıdır. Her zaman bunun gibi listelerle karşılaşıyoruz ve bu aynı tartışmaların gündeme gelmesinden başka bir işe yaramıyor. Yayın dünyası erkeklere, kadınlardan çok daha ciddi yaklaşıyor. Kadın yazarların yazdıklarını bir alt tabaka gibi görüyorlar.” &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok değil daha birkaç gün önce &lt;a href="http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/iyi-ki-turkceye-cevrilmisler.html"&gt;şu yazı&lt;/a&gt;mda değinmiştim, bu tür listeleri önemsememeliyiz, üç beş kişinin kendini otorite ilan ettiği, yanlı ve artniyetli bakış açıları ile oluşturulmuş, çoğu zaman da derinlikli bir araştırma yapılmadan “laf ola beri gele” babında kotarılmış olan bu listeler uyduruk listelerdir. Yazara ve okura hizmet etmekten çok arka plandaki farklı niyetlere hizmet ederler. İşte bakın, bu liste ile oturup dergiyi de konuşmuş olduk bu arada. Ne de güzel reklamdı ama!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu reklama bu yazı ile katkı sunmuş olan ben, bir de listeyi yayınlayarak ekmeklerine iyice yağ süreyim. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İşte buram buram cinsel ayrımcılık kokan liste ve sözümona en iyi on kitap… (Bu beyler de bu uyduruk listeye güvenip “edebiyatın top tenleri” olarak kasım kasım kasılmıyorlardır umarım! :)) )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Age of Wonder - Richard Holmes&lt;br /&gt;Await Your Reply - Dan Chaon&lt;br /&gt;Big Machine - Victor LaValle&lt;br /&gt;Cheever - Blake Bailey&lt;br /&gt;A Fiery Peace in a Cold War - Neil Sheehan&lt;br /&gt;In Other Rooms, Other Wonders - Daniyal Mueenuddin&lt;br /&gt;Jeff in Venice, Death in Varanasi - Geoff Dyer&lt;br /&gt;Lost City of Z - David Grann&lt;br /&gt;Shop Class as Soulcraft - Matthew B. Crawford&lt;br /&gt;Stitches - David Small &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Not:&lt;/strong&gt; İlgili haber &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.telegraph.co.uk/news/6524862/Sexism-row-over-Publishers-Weeklys-top-books-of-2009.html"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;burada.&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2767983806523659087?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2767983806523659087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/publishers-weeklyden-cinsel-ayrmclk-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2767983806523659087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2767983806523659087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/publishers-weeklyden-cinsel-ayrmclk-ve.html' title='Publishers Weekly&apos;den Cinsel Ayrımcılık ve Reklam Kokan Liste'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_4zHjmjz7zFA/SbVZm5ePwlI/AAAAAAAAAjA/rG3Uujnj1Bg/s72-c/publishers-weekly.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1482664155228590296</id><published>2009-11-08T13:33:00.000-08:00</published><updated>2009-11-08T14:05:18.277-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Filmlerde Edebiyat İzleri'/><title type='text'>Mrs Dalloway - Film (Movie)</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Bölüm-1 (Part-1)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/WGX6lWY2pnY&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm-2 (Part-2)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/fHXQjBbPq5w&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm-3 (Part-3)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/XYNZ781JH-g&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm-4 (Part-4)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/pbFDHOHi4Mg&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm-5 (Part-5)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/jW_FpnbwZLo&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm-6 (Part-6)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/-yfKxNzxf0s&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölüm-7 (Part-7)&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/WLAA-QN_K3Q&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm-8 (Part-8)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/YbCv248dtV8&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm-9 (Part-9)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/cEYz51cK1Uo&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bölüm-10 (Part-10)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="340" type="application/x-shockwave-flash" width="560" src="http://www.youtube.com/v/fDDp7cLU-bw&amp;amp;hl=" fs="1&amp;amp;" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1482664155228590296?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1482664155228590296/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/mrs-dalloway-film-movie.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1482664155228590296'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1482664155228590296'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/mrs-dalloway-film-movie.html' title='Mrs Dalloway - Film (Movie)'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1408073596346710555</id><published>2009-11-08T03:26:00.000-08:00</published><updated>2009-11-08T07:18:10.952-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Yozlaşma Diyoruz Ya, İşte Bir Örnek de Yayıncılık Sektöründen…</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.dtsc.ca.gov/PollutionPrevention/images/question.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 228px; FLOAT: left; HEIGHT: 272px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400304571681682690" border="0" alt="" src="http://www.dtsc.ca.gov/PollutionPrevention/images/question.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Elif şafak, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal gibi yazarlarla öğrenmeye başladık, yazarların yapıtlarından yaşarken para kazanabileceklerini. Oysa tarih, yazarların yapıtlarından beş kuruş dahi telif ücreti alamadan ölüp gittikleri üzerine öykülerle dolu. Bir yerlerden iyi kötü geliri olan yazarlar sürünmeyecek kadar yaşamlarını sürdürmüşler ama bir çoğu da yoksulluk içinde kıvranarak sessiz sedasız göçüp gitmiş bu dünyadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümlerinden sonra kitapları satmaya başlayınca mirasçıları hatrı sayılır paralar kazanmaya başlamış. Yazar adına şanssız bir durum olsa da veraset anlamında doğal bir gelişme bu. Yapıtın sahibi yaşamıyorsa hakları mirasçılarına geçecektir kuşkusuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yazarın kaç mirasçısı olabilir? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tek mirasçısı var ise hakların korunmasında ve satışında tek söz sahibi de odur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Birden fazla mirasçı söz konusu ise, tamamının ortak düşüncesi tek söz olacaktır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Etik olan da budur. Hukuken de böyledir zaten. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ama hukuk da etik de bir süreliğine hiçe sayılarak bu durum rant ortamına dönüştürülebiliyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ortamdan nemalanmaya çalışan iki taraf var; sonradan ortaya çıkan yeni mirasçılar ve -bu kitapların haklarını elinde bulunduran yayınevleri olmasına rağmen-, bu hakları eline geçirmek isteyen başka yayınevleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Abdülhak Şinasi Hisar, Kemal Tahir ve Nazım Hikmet`in kitapları belli yayınevleri tarafından yayınlanıp satılırken, bu kitapların telif hakları, sonradan ortaya çıkan mirasçılar tarafından büyük paralar karşılığı başka yayınevlerine satılmış.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İşte örnekler; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yapıtları, Tanpınar’ın kardeşi Kenan Tanpınar’la yapılan sözleşme sonucu Dergah Yayınlarına geçer ve uzun yıllar boyunca kitaplar Dergah Yayınlarınca satılır. Durum böyle iken, bir gün ortaya Kenan Tanpınar`ın yeğeni olduğunu iddia eden Meliha Büyükçelebi adında birisi çıkar ve Yapı Kredi Yayınları’nın teklifi üzerine, yazarın kitaplarının telif hakkını ikinci kez YKY'na satar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu noktada durup bir düşünelim; büyükbabanızdan kalan evi babanız bir başkasına satıyor ve uzun yıllar sonra siz ya da bir kardeşiniz ortaya çıkıp o ev benim evim, diyerek tüm haklarının size ait olduğunu söylüyor, hatta bu evi bir başkasına satmaya kalkıyorsunuz. Veya sizin böyle bir düşünceniz yok ama, bir gün bir başkası gelip o ev senin evin, diyerek büyük paralar ödeyip sizden bu evi almaya kalkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle düşününce “ne mümkün” diyebileceğimiz bir durum, oysa yayıncılık sektöründe yaşanmış ve halen de yaşanmakta olan bir durummuş bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki, Dergah Yayınları 4 yıllık bir hukuki mücadeleden sonra tüm hakları yeniden eline geçirebilmiş. Ama geçen 4 yıllık süre içinde de, YKY 150 bin adet Tanpınar kitabı satarak tabir-i caizse voliyi vurmuş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu günlerde ise yine benzer bir durumla; Peyami Safa’nın kitapları gündemde. İlginç mirasçısı ve bu kez de Alkım Yayınevi ile... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Peyami Safa`nın kitaplarını yayınlamak isteyen Alkım Yayınevi, Elbe Adası`na giderek çok uzun yıllardan beri burada yaşayan, Peyami Safa’nın yeğeni Behçet Safa`yı bulup onunla bir anlaşma imzalamış. Behçet Safa’nın ilginçliği ise şu; amcasının milliyetçi ve muhafazakarlığından rahatsız olan Behçet bey, amcasının ölümünden sonra reddi miras hakkını kullanarak amcasına ait tüm mirası reddetmiş. Yani yasal olarak mirasçısı değil. Ancak aynı Behçet bey, bu kez Alkım Yayınevi’nin teklifini kabul ederek amcasının kitaplarının yayın hakkını satmak gibi etik dışı bir örnek sergilemiş.(Peyami Safa’nın kitaplarının telif hakkı ise bu reddi miras durumundan sonra Nebahat hanım tarafından Ötüken Yayınevi'ne satılmış. Peyami Safa kitaplarının telif hakkının maddi değeri ise bir milyon euro civarı, onu da özellikle vurgulayayım.) Behçet beyle anlaşan Alkım yayınevi de, bu kitapların yayın ve satış hakkını yasal olarak elinde bulunduran Ötüken Yayınevine rağmen, Peyami Safa kitaplarını yayımlamaya ve satmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınevlerinin yayıncılık politikalarındaki sınır tanımazlığın vardığı noktayı görebiliyor musunuz? Ve yazarların “mirasyedi” mirasçılarının hırslarını…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta; alan da memnun, satan da. Etik, hukuk ne ola ki! Her şey mübah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekler bunlarla sınırlı değil. Bir örnek de Abdülhak Şinasi Hisar’ın kitapları üzerine. Kitaplarını hiçbir yayınevi basmaya yanaşmayınca, Selis Yayınları basmaya karar verir. Bu kez de kitaplar satmaya başlayınca, ortaya Hisar’ın uzak bir akrabası çıkar ve bir çok yayınevi ile büyük paralar karşılığı anlaşma yolu arar, sonunda YKY'nda karar kılarak kitapların telif hakkını YKY’na satar. :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım Hikmet’n kitapları da benzer bir durum yaşamıştı. Nazım’ın üvey oğlu Memet Fuat, kitabın telif haklarını Adam Yayınevi’nden alarak YKY’na satmıştı. Şairin adına kurulan Nazım Hikmet Kültür Vakfı da kitapların yayın ve satış hakkının kendisinde olduğunu söyleyerek bu satışa karşı çıkmıştı. Ancak yazarın yapıtlarının tüm hakkı YKY’na geçmişti. Yine anımsayacağınız gibi, YKY yakın zamanda, Nazım başta olmak üzere Ece Ayhan, İlhan Berk, Edip Cansever gibi pek çok şairin şiirlerinin internette yayınlanıyor olmalarına kota koydu. Bu da ayrı bir tuhaf durum ya!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;İnsan, yazarın telif hakkı penceresinden baktığında edebiyatın ticari meta olarak görülmesini bir yere dek anlayabiliyor da, bu yolda bu denli etiksiz ve hukuksuz durumların gerçekleşiyor olmasını anlamak mümkün değil. Yozlaşma diyoruz ya, örneklerin içine bunları da katmamız yanlış olmayacaktır!&lt;br /&gt;Üzücü ve ürkütücü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1408073596346710555?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1408073596346710555/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/yozlasma-diyoruz-ya-iste-bir-ornek-de.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1408073596346710555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1408073596346710555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/yozlasma-diyoruz-ya-iste-bir-ornek-de.html' title='Yozlaşma Diyoruz Ya, İşte Bir Örnek de Yayıncılık Sektöründen…'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1549868717821842255</id><published>2009-11-06T10:19:00.000-08:00</published><updated>2009-11-07T01:27:26.401-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Osmanlıca'da Unutulmuş Edebi Yapıtlarımız</title><content type='html'>&lt;a href="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/11/02/fft17_mf414731.Jpeg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 254px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400730449348402034" border="0" alt="" src="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/11/02/fft17_mf414731.Jpeg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Harf devriminin üzerinden 81 yıl geçmiş olmasına rağmen Arap harflerinden Latin harflerine geçirilmemiş edebi yapıtlarımız varmış hâlâ. Ve sayıları da hiç az değilmiş. Öğrendim ve çok şaşırdım. Günümüzde bu yapıtları okuyabilecek kaç kişi var acaba? Ya Arap alfabesini bilen insanlar ya da Osmanlıca eğitimi almış akademisyenler, öğretmenler ve öğrenciler. Bu kadar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne hazin! Edebiyat tarihimize pek çok yönden ışık tutabilecek bu kitaplar, boyunlarını bükmüş, birilerinin tozlu raflardan alıp gün ışığına çıkaracakları günü beklemekteler. Tabii çürüyüp yok olmazlarsa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap yayıncılığı ülkemizde ne yazık ki tüccarlık olarak görüldüğü için bu kitapların yeni bir yaşama kavuşma şansları çok düşük görünüyor. Kültür Bakanlığı ya da hayırsever birkaç yayınevi bu meseleye duyarlılıkla yaklaşır ve çözümleyici olurlar dilerim. Çünkü bu yapıtların yokluğu edebiyat tarihimizin bir tarafının eksik olduğu anlamına geliyor. Üstelik sayıları binleri buluyormuş ki, bu gerçekten büyük bir eksiklik. Ve en önemlisi de onların her biri edebiyat, kültür ve tarih mirası. Hatta mirastan çok emanet demeliyiz belki de. Geçmişten geleceğe birer kutsal emanet….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada; Halit Ziya’nın ilk romanı olan “Sefile”, yüzyılı aşkın bir süre sonra, yani iki yıl önce çevrilebildi ancak. Demek ki, istenirse bu kitaplar kurtulabiliyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bir süredir market ve kitapçı raflarında fiyatları 2 lira 90 kuruş olan, Dünya Klasikleri adı altında küçük cep kitapları satılmakta. Böylesi bir kampanya gibi, bu kitaplar da tarihi ayrıcalıklarına vurgu yapılarak piyasaya sürülebilirler pek âlâ. Fiyatları da bu denli düşük tutulursa ticari kaygı da büyük ölçüde hafiflemiş olur. Tabii yayınlanmadan önce dillerinin sadeleştirilmesi de gerekiyor. El atılsa, eminim pek çok soruna uygun çözümler getirilecektir. El atılsa...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İşte ilgililerini bekleyen yazar ve kitaplardan bazıları:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Reşat Nuri Güntekin: Kelebek dergisinde kalmış 50 den fazla öyküsü ve “Taş Parçası”, “Eski Rüya” adlı oyunları.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;-Halit Ziya Uşaklıgil: “Kâbus” isimli tek oyunu, “Bu Muydu?” başlığı altında topladığı öyküleri, “Garp’tan Şark’a Seyyale-i Edebiye": "Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi" adlı ders kitabı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Mehmet Rauf: “Son Yıldız”, “Menekşe” ve “Bir Aşkın Tarihi” adlı romanları, ayrıca biri Cumhuriyet, diğeri İkdam gazetelerinde yayımlanmış iki roman tefrikası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Suat Derviş: “Buhran Gecesi”, “Fatma’nın Günahı”, “Gönül Gibi” adlı romanları, “Behire’nin Talipleri”, “Ben mi?” ve “Ahmet Ferdi” adlı öykü kitaplarındaki metinlerin bir bölümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yedi Meşale: Sabri Esat, Cevdet Kudret, Yaşar Nabi, Vasfı Mahir, Muammer Lütfü, Ziya Osman ve Kenan Hulusi’den oluşan yedi arkadaş harf devriminin yapıldığı yıl bir kitap çıkartarak var olan şiir anlayışına isyan ettikleri manifestolarıyla edebiyat tarihindeki yerlerini alırar. Bu manifestoyu içeren aynı adlı kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ahmet Mithat: “Şeytan Kaya Tılsımı” adlı romanı, ilk öykü kitaplarımızdan biri olan “Kıssadan Hisse” adlı kitabı ve çok sayıda ilginç eseri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ahmet Rasim: Bir çok uzun öykü ve romanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Oyun yazarı Ali Haydar Bey’in eserleri: “Sergüzeşt-i Perviz” ve “İkinci Ersas”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1872-75 tarihleri arasında dört romana imza atan T. Abdi. (“Sergüzeşt-i Kalyopi”, “Seyr-i Servnaz”, “Gizli Sevda” ve “Zavallı Kızcağız”) Mustafa Reşit, Mehmet Celal, Manastırlı Mehmet Rifat, Hasan Bedrettin (Son ikisi edebiyat tarihimizde eşine rastlanmayan bir ortaklık yapmış ve yirmiye yakın oyunu birlikte yazmış), Nigar Hanım, Fatma Fahrünnisa, Emine Semiye, Vecihi, Safveti Ziya, Saffet Nezihi, Yenişehirlizade Eyüp Halit, Moralızade Vassaf Kadri’nin tüm yapıtları.&lt;br /&gt;Ve daha niceleri...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1549868717821842255?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1549868717821842255/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/osmanlcada-unutulmus-edebi-yaptlarmz.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1549868717821842255'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1549868717821842255'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/osmanlcada-unutulmus-edebi-yaptlarmz.html' title='Osmanlıca&apos;da Unutulmuş Edebi Yapıtlarımız'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-197789817062709124</id><published>2009-11-05T13:05:00.000-08:00</published><updated>2009-11-07T01:22:39.937-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>İyi ki Türkçeye Çevrilmişler</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SvM_urkMG3I/AAAAAAAAARk/YCaEybbCack/s1600-h/Old-Books.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 325px; FLOAT: left; HEIGHT: 205px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400730449348402034" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SvM_urkMG3I/AAAAAAAAARk/YCaEybbCack/s400/Old-Books.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;TÜYAP'ın bu yılki anateması çeviri olunca Radikal Gazetesi bir soruşturma hazırlamış ve 45 yazara sormuş: "İyi ki Türkçeye çevrilmiş dediğiniz kitaplar nelerdir?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarların vermiş olduğu yanıtlara göre ismi en çok söylenen kitap; Cervantes'in Don Quijote'u &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İlk 10 için, ardından gelen 9 kitabın sıralaması ise şöyle:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;2-Odysseia&lt;/span&gt; / &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Homeros&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Kayıp Zamanın İzinde / Marcel Proust&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-Ulysses / James Joyce&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-İlahi Komedya / Dante Alighieri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6-Ses ve Öfke / William Cuthbert Faulkner&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-Suç ve Ceza / Fyodor Mihailoviç Dostoyevski&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8-Gönülçelen / J.D. Salinger&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9-Kuran-ı Kerim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10-Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Márquez &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Don Quijote'un birinciliğine değinildikten sonra şöyle bir açıklama yapılmış: &lt;em&gt;"Her zaman ünlü bir kitap, ama bu listeye girebilmesinde muhakkak ki Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Roza Hakmen imzalı tam çevirinin payı büyük."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ancak bu kitabı Roza Hakmen tek başına çevirmedi, Ahmet Güntan'la birlikte çevirdiler. Güntan'ın ismi unutularak şahsına büyük bir ayıp yapılmış. Bu önemli bir gaf!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bir kaç kitabın daha altında buna benzer açıklamalar var. Bu sözlerden çıkan anlamlar ise ayrı birer gaf! Doğrusu çok tuhaf buldum bu açıklamayı. Soruşturmaya katılan yazarlar yakın zamanda piyasaya çıkmış olan bu çevirileri okumadan önce bu kitapları başka çevirmenlerden okumamışlar da daha yeni mi okuyorlarmış? Don Quijote'u birinci seçen bu kadar yazar, Yapı Kredi yayınları bu kitabı yayınlayıncaya dek daha önce onu hiç okumamış demek... Hani şu istatistiki bilgilerde okumayan bir kitleden söz ediliyor ya, o kitlenin içindelermiş desenize! Bu açıklamadan bu anlam çıkıyor. Vahim! Bir vahim anlam daha: Bu kadar yazar sözleşmiş de kitabı bu yeni çevirisi ile okumaya karar vermiş!:)) Eski çeviriyi satın alıp okuyan ya da evinin kitaplığından indirip okuyan olmamış. İlla ki yeni çeviri! :)) Bir başka vahim durum daha: &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Soruşturmayı hazırlayanlar yazarları böyle bir kılıfa sokarak, bu yazarları reklamlarında kötü figüran olarak kullanmışlar! Onların üzerlerinden yeni kitapların reklamlarının yapılması istenmiş! Yani tamamen reklam kokan bir soruşturma... Bu daha da vahim!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu tür soruşturmaları artık ciddi bulmuyorum, çünkü hazırlayanlar hiç ciddi değiller. Bir zamanlar Notos Dergisi de buna benzer soruşturmalar yapıyordu. Birinde "internette edebiyat siteleri" üzerine idi soruşturma konusu. Ama yayınevlerinin isimleri ve bir kaç yazarın kişisel sitesi ile oluşturulmuş bir liste ile çıktılar okuyucunun karşısına. Oysa internette gerçekten edebiyat konuşulan, paylaşılan siteler vardı ama nedense soruşturmayı hazırlayanlar bu sitelerin adını dahi anmamışlardı. Ya derinlikli bir çalışma yapılmamış ve bu siteler keşfedilmeden, böyle uyduruk bir liste hazırlanmıştı ya da bu siteler görmezden gelinmişti. Bir diğer soruşturmada ise yine ünlü yazarlardan "yüzyılın 40 romancısı"nı belirleyecek bir liste isteniyordu. Ama nedense hiç bir kıstas yok! Neye göre, kime göre 40 romancı, belli değil. Seçiciler kurulu da "yüzyılın 40 romancısını seçme otoritesi" ya! Ortaya tuhaf bir liste çıktı. Bir de ekşisözlükle ilgili soruştuma faciası var ki, bilenler bilir, daha fazla deşmeyelim bu konuyu. :)) Neyse ki sağduyulu ve dikkatli okurların vermiş olduğu haklı tepkiler karşısında, Notos Dergisi soruşturma konusunda daha dikkatli olması gerektiğini fark etti. İyi de oldu. Bence Radikal Gazetesi de oturup yapmış olduğu şeyi gözden geçirmeli. Sayın Celal Soycan'ın &lt;a href="http://celalsoycan.blogspot.com/2008/03/sorutura-sorutura-cell-soycan-edebiyat.html"&gt;şurada&lt;/a&gt; çok anlamlı bir yazısı var. Onun deyişiyle, ya bu süklüm püklüm soruşturmalardan artık vazgeçilmeli ya da bu işler ustaca ve lâyıkı ile kotarılmalı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Dilime biber sürebilirsiniz... :)))&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Not:&lt;/strong&gt; Soruşturmaya katılan yazarların tüm yanıtlarına ve soruşturma yapanların açıklamalarına &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;amp;ArticleID=961795&amp;amp;Date=05.11.2009&amp;amp;CategoryID=40"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;buradan&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; ulaşabilirsiniz&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-197789817062709124?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/197789817062709124/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/iyi-ki-turkceye-cevrilmisler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/197789817062709124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/197789817062709124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/iyi-ki-turkceye-cevrilmisler.html' title='İyi ki Türkçeye Çevrilmişler'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SvM_urkMG3I/AAAAAAAAARk/YCaEybbCack/s72-c/Old-Books.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3625620953417408674</id><published>2009-11-04T09:39:00.001-08:00</published><updated>2009-11-05T11:46:35.560-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Walter Mitty</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SvG8ZVoBNQI/AAAAAAAAARc/sXHzur5UcaQ/s1600-h/waltermitty.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; FLOAT: left; HEIGHT: 201px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400304571681682690" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SvG8ZVoBNQI/AAAAAAAAARc/sXHzur5UcaQ/s400/waltermitty.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kaldırımda yürüyordum ki, az ilerimde, oldukça kilolu bir hanımın yanındaki ufak tefek adama zorbaca çıkışlar yaptığını gördüm. İstemeden tanık olduğum bu tablo aklıma Walter Mitty’yi getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitede okurken “kısa öykü inceleme” dersinde okuyup çözümlediğimiz James Thurber’in “Walter Mitty’nin Gizli Dünyası” isimli öyküsünün ana karakteri Walter Mitty. İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine öğrenim gören herkes bu öyküyle tanışmıştır sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte adamcağızı öyle pısırık, ezik; kadını da cadaloz hallerde görünce Walter Mitty kitap sayfalarından kaçıp buralara gelmiş dedim kendikendime, gülümsedim. :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boynunu içine çekmiş, gözleri yerde öylece yürüyordu. Yanındaki kadının sesini duymuyordu sanki, başka alemlere uçmuş gibiydi. O gerçekten de Walter Mitty idi o an. :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gelince öyküyü uzun yıllardan sonra bir kez daha okuma isteği duydum. Öğrencilik notlarımı çoktan attığım için internette aramaya koyuldum. Türkçeye çevrilmiş bir çevirisini bulamadım ama &lt;a href="http://www.jimcarreyonline.com/movies/thurber.html"&gt;burada&lt;/a&gt; İngilizcesine ulaştım. Boş bir zamanımda çevirip bloguma ekleyeyim ben de, okumayanlar mutlaka okusunlar, Amerikan Edebiyatı’nın çok hoş bir öyküsüdür. Aynı zamanda bir karikatürist olan James Thurber tarafından kaleme alınışı ile, yazıyla karikatürizenin içiçeliğine de güzel bir örnektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü, Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanında olduğu gibi yalnızca bir günde geçer, mekan yine caddeler ve alışveriş üzerine kurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konusunu kısaca özetlemeye çalışayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Walter Mitty ve eşi otomobilleri ile bir güzellik merkezine yol alırken aniden bir fırtına çıkar ve otomobili kullanan Walter Mitty her zaman yaptığı gibi düşler alemine dalar. Deniz kuvvetlerine bağlı bir uçağın pilotu olarak hayal eder kendini. Uçak büyük bir belanın içine düşmüştür ve mürettebat ancak onun yeteneği ile kurtulabilecektir. Derken eşinin sesi duyulur: “Çok hızlı değil! Çok hızlı kullanıyorsun. Neden?” diye bağırır kadın. Zavallı Walter Mitty eşinin bu öfkeli parlayışı ile düşünden gerçek dünyaya dönmek zorunda kalır. Ancak her fırsatta hayal kurmaya devam eder. İkinci düşünde ise eşinin kendisine Dr. Renshaw’u görmeyi ve galoşları giymeyi önermesi ile kopuverir gerçek yaşamdan. Bu kez hiç kimselerin onarmayı başaramadığı karmaşık bir makineyi onarmak için ünlü tıp adamlarına akıl verirken hayal eder kendini. Ünlü bir hekimdir. Derken otopark görevlisinin bağırtısı ile yine kendine gelir. Görevlinin bağırtısından duyduğu utanç ve hayalinden geri dönmenin huzursuzluğu ile bu kez üçüncü hayaline dalar. Bir cinayet ortamında bulur kendini. Bu düşünden de yanından geçmekte olan bir kadının gülüşü ile uyanır. Çünkü artık kendi kendine konuşmaya başlamıştır ve kadın bu haline gülmüştür. Dördüncü kez ise lobide, büyük bir deri koltukta oturup eşini beklerken önündeki ikinci dünya savaşı ile ilgili resimlere baktığı sırada kopar gerçek yaşamdan. Uçaklardan atılan bombalarla yanmış yıkılmış bir caddede kahramanlık yaparken bulur kendini. Bir infaz mangası ile karşı karşıyadır. Derken yine eşinin bağırtısı ile kendine gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar kısa bir zaman diliminde, bu kadar çok düş gören Walter Mitty, gerçekle düşü birbirine karıştıran ve düşlerinde daima kahraman olmayı hayal eden bir zavallıdır aslında. Eşinin dominantlığı karşısında ezilmiş ve kişiliğini kaybetmiş biridir. Hayallerine sığınarak gerçek yaşamdan kaçmaya çalışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın ona bu ismi vermesi de çok ironik. “Bugs Bunny” gibi komik ve çocuksu bir isim seçmiş yazar. Şöyle bir şeyi de amaçladı mı bilmiyorum ama "Walter Mitty" ismi bana "What a pitty!" yi çağrıştırdı. "Ne yazık... Vah vah!" anlamına gelen bu  söz Walter Mitty'yi ne kadar da net betimliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküdeki detaylar okunduğunda karakterin ruh hali ve yazarın tip yaratmadaki ustalığı çok daha net görülecektir. Bir öykü klasiğidir o. Ülkemizde üzerine pek fazla yazılıp çizilmemiş olsa da Hollywood’un ilgisini çekerek 1947 yılında beyaz perdeye uyarlanmış, Danny Kaye ve Virginia Mayo’nun başrollerinde oynadığı film, pek çok dile çevrilerek dünyanın bir çok ülkesinde gösterime sunulmuştur. (2005’te yeni versiyonunun çekilmesi gündeme geldi ama bu konu o günden beri hâlâ askıda bekliyor.) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;img style="WIDTH: 463px; HEIGHT: 359px" src="http://www.doctormacro1.info/Images/Posters/S/Poster%20-%20Secret%20Life%20of%20Walter%20Mitty_15.jpg" width="627" height="708" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu öykü Türkçe'de de olmalı ve okunmalı... İlla ki... :)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3625620953417408674?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3625620953417408674/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/walter-mitty.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3625620953417408674'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3625620953417408674'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/walter-mitty.html' title='Walter Mitty'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SvG8ZVoBNQI/AAAAAAAAARc/sXHzur5UcaQ/s72-c/waltermitty.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1503859658786825215</id><published>2009-11-03T12:56:00.000-08:00</published><updated>2009-11-04T04:15:34.957-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anmalık'/><title type='text'>Selahattin Darvinoğlu ve Ahmet Mithat Efendi</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“Bir kitap okudum” dan sonra doğal olarak “hayatım değişti” demem beklenebilir ama ben “bir kitap okudum, ardından başka bir hayata dokundum” diyeceğim bu kez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözünü ettiğim kitap, birkaç gün önce bloguma taşıdığım Orhan Pamuk romanı, &lt;a href="http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/sessiz-ev-bilinc-aks-ve-ic-monolog.html"&gt;Sessiz Ev.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda, ana karakter Fatma hanımın (babaannenin) geçmişe yaptığı zihinsel yolculuklarda, çok eskilerden alıp getirdiği, şimdilerde ölmüş olan bir büyükbaba figürü var; babaannenin eşi, Selahattin Darvinoğlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyisminin çağrıştırdığı gibi Darwin’le eşdeğer düşüncelere sahiptir Selahattin bey. Materyalist ve pozitivisttir, doğuyu ve doğu kültürünü küçümser, siyasi arenadaki başarısızlıklarını aşmak ve bilimsel bakışın önemini ispatlamak için bir ansiklopedi hazırlamaya karar verir. Ancak bu girişimi başarısızlıkla sonuçlanacak ve hiçbir zaman o çok istediği ansiklopediyi çıkaramayacaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://www.cinairoman.com/yazarlar/yazar66.gif" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İşte Selahattin beyle karşılaşınca aklıma Ahmet Mithat Efendi’nin sürgün yılları geldi. Evine kurduğu bir matbaa ile basıp yayımladığı “Dağarcık” dergisinde, İslami öğretilerin dışındaki batıcıl düşüncelerini kaleme alan Ahmet Mithat Efendi, Sultan Abdülaziz’in hiddetli buyruğu ile Rodos’a sürgüne gönderilir. Ancak burada günlerini boşa geçirmez. İlk önce zindandaki mahkum arkadaşlarına ders vermeye başlar. Bu çabası dönemin bürokratlarından Dilaver Paşa tarafından takdir edilerek adada şahsına büyük bir okul binası yaptırılır ve öğretmenliğe Medrese-i Süleymaniye adı verilen bu okulda devam eder. Aynı zamanda yazarlık serüvenini de sürdürür ve ünlü Felatun Beyle Rakım Efendi romanını burada yazar. Bu eserinde batı aydınlatmacılığına ve Osmanlı’daki düşünsel çarpıklıklara dikkat çekecektir. Ayrıca “Menfa” adıyla tuttuğu günlüklerde materyalist düşüncelerini savunmaya devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selahattin beyle Ahmet Mithat Efendi arasındaki bu benzeşim bugünün blog yazısı olsun istedim. Bugün Ahmet Mithat Efendi’yi analım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun bu duruşu ve sürgün yaşamı pek çok yazıya konu olmuştur da, romancılığı üzerine bugüne dek kapsamlı ve doyurucu bir çalışma yapılmamıştır. Örneğin bazı araştırmacılar onun ta o yıllarda postmodern edebiyatın izlerini barındıran eserler kaleme almış olduğunu söylerler ama bu konuda derinlikli bir araştırma henüz yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eserleri günümüz roman ve öykü anlayışından çok uzağa düşmüş olsa da, sahip çıkılmayı hak etmez mi bu yazarlarımız? Aynı özelliklere sahip pek çok batılı yazar bugün kendi ülkelerinde ve dünyada hâlâ çok okunuyor ve konuşuluyorken aynı kategorideki yazarlarımız bizde neden görmezden gelinir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele hele eserlerini yalnızca halk için, halkın aydınlanması için yazmaya çabalayan bir yazar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündüm de; Ahmet Mithat Efendi’nin sürgün yıllarından beri, batıyla aramız tam olarak kapanamamış hâlâ!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1503859658786825215?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1503859658786825215/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/selahattin-darvinoglu-ve-ahmet-mithat.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1503859658786825215'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1503859658786825215'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/selahattin-darvinoglu-ve-ahmet-mithat.html' title='Selahattin Darvinoğlu ve Ahmet Mithat Efendi'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8882003811159400740</id><published>2009-11-02T03:31:00.001-08:00</published><updated>2009-11-03T13:40:58.281-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Gölgesi Ağrıyan Bir Memenin Suçuyum / Hüseyin Bozkurt</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Su7DJxDGzZI/AAAAAAAAARM/1EBpxUebFro/s1600-h/golgesiagriyan1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 329px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399467575816408466" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Su7DJxDGzZI/AAAAAAAAARM/1EBpxUebFro/s400/golgesiagriyan1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; “Gölgesi Ağrıyan Bir memenin Suçuyum”; sevgili arkadaşım, değerli şair Hüseyin Bozkurt’un çiçeği burnunda kitabı. Bugün posta kutumda görünce dünyalar benim oldu. Çünkü kitaplığımda bulunmasını çok istiyordum ve özellikle şairinden imzalı bir armağan olarak gelişi ile gerçekten çok sevindim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Su7DXRI57jI/AAAAAAAAARU/iL1xFwYnZBI/s1600-h/husboz1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 381px; DISPLAY: block; HEIGHT: 262px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399467807768964658" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Su7DXRI57jI/AAAAAAAAARU/iL1xFwYnZBI/s400/husboz1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; Hüseyin Bozkurt şiirleri, imge tufanı şiirler. Ama çözümsüzlüğe kurban edilmemiş… Kazındıkça kabuk kabuk kalkan imgeler. Ki çoğunlukla acı yüklü. Kanatır. Şiirlerinin bendeki rengi de kırmızıdır bu nedenle. Kitabı görünce bir kez daha sevindim, şair de kitap kapağına kırmızıyı seçmiş. Tam isabet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair bir matematik öğretmeni, şiirlerinde de matematik zekasını hissettiren bir kalem. Beni şiirlerine çeken kuvvetin başında bu geliyor. Ustaca yarattığı çağrışım zenginliği ile çağıldayan ve çağıldadıkça çoğalan bir dili var. Ve özgün bir dil bu. Bir yerlerde şiirlerine isimsiz rastlasanız “bu Hüseyin Bozkurt şiiri” diyebileceğiniz türden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptaki şiirlerinin bazılarını internet ortamından biliyordum. Daha önce hiç okumadığım şiirlerini de yayımlamış kitabında. Onlarla ilk kez tanışmak güzel bir sürpriz oldu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kitap üç bölümden oluşuyor: "Aşk'aryadan", "Meseller" ve "Gölgesi Ağrıyan Bir Memenin Suçuyum". Şiirleri okuduğunuzda bu kategorileştirmenin nedenini anlıyorsunuz. Keşke bu üç bölüm üç ayrı kitap olsaydı, keşke daha çok şiirine kavuşsaydık. Her fırsatta okunmak üzere, kitaplığımın sevilen şiir kitapları bölümüne kaldırdım bu özel kitabı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;İşte kitaptan iki güzel şiir, Sevgili Hüseyin Bozkurt’a yürekten teşekkürlerimle:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#000099;"&gt;p’arya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;annemin gözyaşları çoktan babam&lt;br /&gt;ucu yırtık çorapları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kardeşim kırık karne&lt;br /&gt;divitten sökülmüş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ellerinde tutmuş bir bulut&lt;br /&gt;Geliyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu yağmur dikiş tutmaz&lt;br /&gt;bu yağmur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bizim eve benziyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Bozkurt&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#660000;"&gt;sevgilim bir zarftı posta kutusunda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ısrarlı bir gülüş koynum&lt;br /&gt;bir kaygı telaşı akan süt&lt;br /&gt;zayıf ince bir dal yeşili&lt;br /&gt;kırpamadım gözümü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;manolya esintiler nerden estiyse&lt;br /&gt;sevgilim bir zarf kalbin kutusunda&lt;br /&gt;başka baharlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kokunu saklıyor giydiğim ten&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir şubat daha düştü takvimden&lt;br /&gt;radyoda ıslıklar suskun&lt;br /&gt;divaneli&lt;br /&gt;öykü morunda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çalamadım&lt;br /&gt;sevgilim bir zarftı aslında dudaklar isli&lt;br /&gt;paslı bir nehir suyu çekilen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Bozkurt&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bozkurt, Hüseyin. Gölgesi Ağrıyan Bir Memenin Suçuyum. Kurgu Kültür Merkezi Yayınları. Ankara. 2009&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/em&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="center"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8882003811159400740?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8882003811159400740/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/golgesi-agryan-bir-memenin-sucuyum.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8882003811159400740'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8882003811159400740'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/golgesi-agryan-bir-memenin-sucuyum.html' title='Gölgesi Ağrıyan Bir Memenin Suçuyum / Hüseyin Bozkurt'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Su7DJxDGzZI/AAAAAAAAARM/1EBpxUebFro/s72-c/golgesiagriyan1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-7791199263226241231</id><published>2009-11-01T01:54:00.000-07:00</published><updated>2009-11-01T12:07:03.901-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Sonsuzluğa Nokta / Hasan Ali Toptaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Su1bMeuCHxI/AAAAAAAAARE/f3Dhxcu92kQ/s1600-h/sonsuzluganokta.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 276px; FLOAT: left; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399071798249791250" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Su1bMeuCHxI/AAAAAAAAARE/f3Dhxcu92kQ/s400/sonsuzluganokta.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Hasan Ali Toptaş, edebiyat dünyasınca geç keşfedilmiş bir yazar . Belki de ödüllerine borçlu bu keşfi. Çünkü edebiyat dünyasının yeni bir yazarı keşfedip ortaya çıkarmak gibi ne bir misyonu var, ne de özel bir girişimi. Bir yazar bir şekilde dikkat çekerse, birileri üstüne yazar, konuşur ve bu dikkat çekme halkaları genişleyerek diğer edebiyatçıların gözünün önüne dek ulaşırsa, o yazar bir şekilde keşfedilmiş olur. Üstüne daha çok yazılır ve daha çok konuşulur. Prosedür bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana uzanan halka ile ben de, çekilmek istenen dikkate yönelmek gibi bir etkilenmeye maruz kaldım ve merak ederek yazarın kitaplarını almaya başladım., Harfler ve Notalar, Bin Hüzünlü Haz ve Sonsuzluğa Nokta yazarın şu ana dek okuduğum üç kitabı. Diğerlerini de en kısa zamanda okumayı planlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonsuzluğa Nokta, yazarın ilk romanı. 1992 de, henüz bir dosya iken, Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği bir yarışmada mansiyon ödülü almış ve aynı yıl yine Kültür Bakanlığı tarafından kitaplaştırılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstüne çok şey söyleyebileceğim bir kitap. Ancak söylemek istediklerimi buraya ne kadar aktarabilirim henüz bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yerlerden başlayalım. Devamı gelir belki. :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı az önce okuyup bitirdiğim için öncelikle bende bıraktığı etkiyi dile getirmekle başlayayım. Bir yanıyla gerçekçi görünen roman diğer yanıyla tamamen gerçekdışı görünüyor. Özellikle romana yedirilmiş erotizm kapsamındaki tüm olaylar gerçeğe aykırı. Sıradan bir kasaba gencinin, zor bir yaşam sürdüğü kentte tanıştığı her kadın tarafından bulunmaz hint kumaşı gibi görülmesi ve tanışıklıkların hemen seks paylaşımına taşınması, bundan da öte, bu anlarda yaşanılanların olağanın dışındaki cinsel fantezilerin gerçekleştirildiği anlar olması, cinselliğin her ortamda uluorta yaşanıyor olması, inanın hiç de gerçekçi değil. Üstelik bunların sanki çok normal şeylermiş gibi dile getiriliyor olması son derece tuhaf, saçma, hatta komik. Kızların adamın yatağına balıklama atlamaları yetmezmiş gibi, bir de bu kızların bazılarının ablaları ya da başka kız arkadaşları devreye giriyor ve seks anında yaşanılanlara ortak oluyorlar. Bu sahneler olağana, romanın geçtiği dönemin ahlak anlayışına ve doğanın kendisine son derece aykırı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekdışı olanın gerçekmiş gibi betimlendiği fantastik romanlar, öyküler vardır, ki ne kadar gerçek dışı olurlarsa olsun, bir hayalin ürünü oldukları halde tüm abartılıkları ve doğaüstü halleri ile zihnimizde kabul görürler. Ama bu romandaki gerçekdışılık böyle bir şey değil, doğalın doğadışılaştırılması ve doğadışının doğallaştırılması gibi bir çapraşık durum var burada. Sanki tüm kızlar-kadınlar erkeklerle birlikte olmaya hazırmış, hatta grup seks gibi cinsel fanteziler toplumumuzda çok yaygın ve olağanmış gibi; tuhafın, sıradan ve olağan gösterilmeye çalışıldığı bir ilginçlik var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafını böylesi bir gerçekdışılığa dayamış olan bu roman toplumsal-gerçekçilik gibi bir alandan da uzaklaşmış oluyor böylece. Tam da postmodernizmin salıncağında sallanan bir kitaptan söz ediyoruz sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, roman, özellikle 12 Eylül öncesine tuttuğu ışık ile son derece gerçekçi… Darbe öncesi dönem bir öyküye ya da romana konu olmuşsa, olaylar ya birilerini övmek ya da birilerini yermek üzerine şekillenir. Hatta ana karakter çoğu zaman bir kahraman gibi lanse edilir. Bu romanda ise böyle bir şey amaçlanmamış. Ana karakterin apolitikliği ile aynı evi paylaşan diğer devrimci gençlerin yaşadıkları olaylar ve kimi zaman anlaşmazlıklara düşüşleri vesaire, romanda net bir gerçeklik olarak duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, romanını, gerçekdışılığı gerçekmiş gibi göstermek üzerine kurdu ise, bu ikircikliğin anlamı ne, bunu merak ettim. Bu bölümü de neden gerçekdışılık üzerine inşa etmemiş ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan başka eşcinselliğe yönelik anıştırmalar olduğuna da değinelim. Tam olarak adı konulmuyor ama platonik bir seviyle sezdiriliyor eşcinsellik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de trompet imgesi var. Karakterin olmak istediği trompet… Neden trompet? Tormpet de tüm enstrümanlar gibi bir orkestra içinde diğer seslere karışıp giden bir enstrüman sonuçta, tek başına ele alınmak istendi ise, neden klarnet ya da zurna değil de trompet, diye sorası geliyor insanın. :)))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafta kızlarla, kadınlarla dopdolu bir yaşam, öte tarafta yalnızlık, işsizlik, baba nefreti, kaçış, ötesinde trafik kazası, kötü giden bir evlilik vb… Romanın belli başlı ögeleri bunlar… Bunların içine katılmış olan ve bariz yer tutan “cinsellik” ve “devrimcilik” gibi ögelerin romanda özellikle kullanılmış olmasını, ilk roman için edebiyat dünyasında ve okurda bir farkındalık yaratma çabası olarak mı algılamalıyız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda cinselliğin dışındaki tüm olaylar karakterin aleyhine gerçekleşiyor. Zavallı bir adam var önümüzde. Ama nedense bu durum okurun karakterle yakınlık kurmasına olanak vermiyor. Yatalak olması dahi ona acıma duygusu ile yaklaşmanızı sağlamıyor. Karakterle hep bir uzaklık var aramızda. Sanki karakterin kendisi de gerçekdışılıktan payını almış gibi. Yapay bir adam sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakterin babasından gördüğü kötücüllük ve babasının gölgesi altındaki ezikliğini göz önünde bulundurunca bazı şeylerle bu durum arasında ilinti kurabiliyorsunuz ama yine de evliliğinin dahi bir şanssızlık, iki yüzlülük içinde gerçekleşmiş olması ve bu kadar tuhaflığın bir arada olması, tüm bu anlatılanlar acaba yazarın okuruna oynadığı bir oyun mu, diye geçiyor aklınızdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, anlattıkları ile bizimle sanki oyun oynuyor gibi. “İnansanız da inanmasanız da böyle… İster inanın, ister inanmayın, bana ne”, diyor sanki....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de bazılarına inanamama hakkımı kullanıyorum. :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatılanların dışına çıkıp romanı kurgu ve dil boyutunda ele almaya çalıştığımda, “farklı bir kitap” olduğu sonucuna vardım. Yazarın olayları kronolojik biçimde vermeyip zamansal parçalar ve sıçramalar ile veriyor olması, bunu yaparken de bir geçmiş zamandan daha da önceki bir zamana, oradan da daha başka bir zamana gitmek gibi çetrefilli, değişken bir sıçramayı gerçekleştirmiş olması, doğrusu bana hoş geldi. Olay örgüsü olan romanlarda alışılagelen geridönüşlü (flashbackli) geçişler vardır, bu onun çok ötesinde ve dışında bir şey. Daha bir parçalayarak ve birbirinden kopararak yapmış yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullandığı dil de, yine alıştığımız dillerin dışında. Çok uzun, virgüllü ve şahsına münhasır betimlemeler içeren, çoğunlukla devrik cümlelerden ibaret bir dil. Söylemek istediklerini hemen ilk elden değil de, çok şeyi yüzeysel ya da dolaylı biçimde anlatıp bitirdikten sonra vermeyi tercih ediyor. Karakterin yaşadığı yeri, eşiyle nasıl tanıştığını, eşinin adını, babasıyla sorunlarını, geçirdiği kazanın sebebini ve daha pek çok detayı neredeyse kitabın sonuna geldiğinizde öğreniyorsunuz. Bu anlamda kitap, bazı okurlar için sıkıcı gelebilir. Üstelik arada bir yığın betimlemeli, uzun, kıvrık cümleler ve detaylı erotik sahneler var ki … Kimi okur için bu okuma süreci kesinlikle bıkkınlığa dönüşecek ve kitap için bir handikap haline gelebilecektir. Buradan bakınca yazar, roman dilini zenginleştirmeyi, katmanlamayı ve okurun merakını had safhada tutmayı amaçlamış diyebiliriz. Ama her okur bu beklentiyi karşılayamaz, bu da bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için dili ve kurgusu ile ilginç bir kitaptı. Özellikle kurgusunu çok beğendim. Ama dil için bazı olumsuz tespitlerim var. Dil burada gereksiz bir oyuna dönüşmüş, Gerçekliği ifade eden bir araç değil de planlanan bir gerçekliği kurmaya çalışan bir araç konumunda. Okur hangi anlamı çıkarırsa dilin anlatmak istediği şey o gibi. Buradan bakınca da sanki bir şeyler anlatma çabası olmayan bir kitapmış gibi. Yani kitabın sanki bir derdi yok. Bütün derdi yazarın kurgusal ve dilsel maharetini göstermekten ibaret... (Dilsel maharetin tartışmaya açık bir konu olduğunu da es geçmeyelim. Sonuçta göreceli bir değerlendirme…) Ayrıca; bu kitabı okuyup anlamlandırmak için bol zamanlı bir okura gereksinimi var. Çünkü özümseyerek, durup bazı cümleler üstüne uzun uzun düşünerek okumayı gerektiriyor. Buna zamanı olmayan okur ise postmodern romanları anlamamakla suçlanıyor. Bence bu postmodern kitapları şirin göstermek için okur üstünden yapılan bir pazarlama stratejisi. (Bunu da yeri gelmişken belirteyim.) Bununla birlikte, anlatılanlar penceresinden baktığımda okumasam da olur, diyebileceğim denli ilgimi çekmeyen bir konuydu. Zaten neyi anlattığı değil, nasıl anlattığı daha çok baskın olduğu için, bu bağlamdaki ayrıcalığı daha çok ön planda. Konu olarak yarattığı çarpıcı bir etki ya da sunabileceği farklı bir dünya yok çünkü. Oysa ben bir kitabın neyi anlattığını da çok fazla önemsiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bin Hüzünlü Haz’da da katmanlı bir dil ve örtük kurulduğu için karmaşık olan bir kurgu var ama konusu da sizi alıp bir yerlere götürüyor. Tıpkı Woolf’un Dalgalar’ı gibi.. O lirik anlatım, olayların tuhaflığına yenik düşmüyor. Romanla aranızdaki mesafe açılmıyor. Yazarla birlikte bir yazım işçiliği içine girebiliyor ve o soyut ortamdan kendinize somut bir çıkarsama yapabiliyorsunuz. Bu kitapta böylesi bir sürükleme yok, bu nedenle konuyu içselleştirme anlamında bir sıkıntı yaşadığımı söylemeliyim. Bunun sebebini biliyorum; romanın yaslandığı gerçekdışılık… Zaten yukarıda da en çok buna değinmeye çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar tabii ki bu sözünü ettiğim olumsuzlukların farkındadır ve buna rağmen romanını bu doğrultuda yazmakta ısrar etmiştir. Buradan da onun kendi ekolünü yaratmak pahasına bu handikapı göze almış olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Geleneksellikten kopup modern açılımlar yakalayabilmenin yolu buralardan geçiyor kuşkusuz. Yazarları ayrıcalıklı kılan da mevcutun dışındaki bambaşka yolları deniyor oluşları değil mi? Ve tarihe iz bırakan yazarları, diğer yazarlardan öne çıkaran en belirgin özellikleri de bu değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar denemiş ve başarmış. Bugün o, absürtlükle yakaladığı ayrıcalık ile, Türk Edebiyatı’nın Kafka’sı… Ve romanlarında barındırdığı bileşenler ile postmodern edebiyatımızın güçlü bir temsilcisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dip not:&lt;/strong&gt; Diğer kitaplarını da okumalıyım. Özellikle Gölgesizler’i, Uykunun Doğusu’nu ve Kayıp Hayaller Kitabı’nı…İlk öykü kitaplarını da…&lt;br /&gt;Hepsini bir külliyat olarak…Kesinlikle…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Toptaş, Hasan Ali. Sonsuzluğa Nokta. Doğan Kitap. 5. baskı. İstanbul. 2007&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-7791199263226241231?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/7791199263226241231/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/sonsuzluga-nokta-hasan-ali-toptas.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7791199263226241231'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7791199263226241231'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/11/sonsuzluga-nokta-hasan-ali-toptas.html' title='Sonsuzluğa Nokta / Hasan Ali Toptaş'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Su1bMeuCHxI/AAAAAAAAARE/f3Dhxcu92kQ/s72-c/sonsuzluganokta.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-6537683922266814434</id><published>2009-10-31T01:07:00.000-07:00</published><updated>2009-10-31T01:10:31.278-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><title type='text'>Woolf'un Çalışma Odası</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://static.guim.co.uk/sys-images/Books/Pix/pictures/2008/06/20/Woolfbig.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Woolf'un çalışma odası...&lt;br /&gt;Sussex, Monk's House - Rodmell, 1919&lt;br /&gt;Fotoğraf: Eamonn McCabe&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-6537683922266814434?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/6537683922266814434/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolfun-calsma-odas.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6537683922266814434'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6537683922266814434'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolfun-calsma-odas.html' title='Woolf&apos;un Çalışma Odası'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1203381832971180363</id><published>2009-10-30T06:08:00.000-07:00</published><updated>2009-10-30T06:18:23.820-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Anton Çehov'/><title type='text'>Çehov'un Çalışma Odası</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_CNousjgFpis/SsEeP8zRrpI/AAAAAAAADlg/Sr99RL1CRU4/s1600/%C3%87ehov%5B10%5D.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Çehov'un çalışma odası...&lt;br /&gt;Yalta, 1901&lt;br /&gt;Fotoğraf: L.V. Sredin&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1203381832971180363?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1203381832971180363/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/cehovun-calsma-odas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1203381832971180363'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1203381832971180363'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/cehovun-calsma-odas.html' title='Çehov&apos;un Çalışma Odası'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://lh6.ggpht.com/_CNousjgFpis/SsEeP8zRrpI/AAAAAAAADlg/Sr99RL1CRU4/s72-c/%C3%87ehov%5B10%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-9091219282576189448</id><published>2009-10-29T12:52:00.001-07:00</published><updated>2009-10-29T14:24:01.533-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Kara Kedinin Gölgesi / Yekta Kopan</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SunyoUWhl0I/AAAAAAAAAQk/wVJgts6rbmI/s1600-h/karakedi.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; FLOAT: left; HEIGHT: 283px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5398112402852124482" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SunyoUWhl0I/AAAAAAAAAQk/wVJgts6rbmI/s400/karakedi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Hafta içine denk gelen tatil günü için, hava da kapalı ise, daha güzel ne olabilir doya doya kitap okumaktan başka. Kestaneli yaş pasta ve bitki çayları eşliğinde, keyif içinde kitap okudum bugün. Hem de başından sonuna dek. Kısa süreli zorunlu bir kaç kopmanın dışında, soluksuz ve biteviye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın adı; Kara Kedinin Gölgesi, yazarı; Yekta Kopan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoktandır okumayı istiyordum. Geleneksellikten sıyrılmış deneysel anlatımı içeren bir kitap olduğunu duymuştum, dolayısıyla merak ediyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa ve kıpkısa öykülerden oluşuyor kitap. Öyküler diyorum ama bazıları sanki bir öyküye doğru yol alan minicik öykü parçacıkları gibi. Çoğunda belli bir olay, belli bir durum (kesit) ve hatta belli bir karakter yok. Bunlar yok ama bir öyküyü anıştıran kısa kısa anlar var. En belirgin özellik yazarın kısalık üzerine kurduğu yoğunluk, derinlik ve dilindeki imgesellik. Aslında dili, insanı alıp şöyle bir savuran ya da sırça sözcüklerle bezeli bir üst dil değil. Tam tersi, yalın ve anlaşılır sözcükler seçilmiş. Ama yer yer kompleks bir imgesellik sözkonusu. Bununla birlikte kanıksadığımız öykü kurulumunu es geçip öykülerini başka bir yoldan kuruyor yazar. Bir öykü içinde, o öykünün parçalarını bir arada vermek yerine; bir öyküde tek bir parça veriyor. Bu yönden bakınca bazı parçalar öykü gibi de durmuyor, sanki birer kısa metinden ibaretler. Ama yazar, belki de bizim öngörmekte zorlandığımız bir gelecek zamanın öyküsünü yazıyordur şimdiden. Belki de hız çağının çok ileride getireceği öykü biçimi bu olacaktır. Yine de şu gün itibariyle, denenmiş olmasının edebiyata sunduğu katkı dışında, öyküyü alıp başka bir evrene taşıyacak boyutta büyük bir çığır olmadığını kabul etmek gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuru tembel tembel okumaktan çıkaran, küçük parçaların peşine düşürüp asıl öyküyü okurun ta kendisine yazdırmayı hedefleyen metinler bunlar. Burada da okurun bu eylem için bir hazırbulunuşluğunun olup olmadığı önemli. Okunup geçilen, sıradan metinler olarak kalma olasılıkları da var. Özellikle kimi bölümlerde yaratılan imgesel atmosfer okurun algısını olumsuz yönde etkileyebilir nitelikte. Kalos,- êidos-scope öyküsündeki şu cümledeki örtüklük, yalnızca yazarın bilebileceği bir gerçekliğe yaslamış sırtını. Doğrusu okur olarak kendimi bir çukurun etrafında dönenir buldum. Oysa didinip her katmanı kaldırmaktı niyetim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#000099;"&gt;“İçime baktım.&lt;br /&gt;Orkestra şeflerinden korktum bisiklete binemediğimi anlarlar diye. Deniz kenarında yürürken çorak bir karmaşanın adresini sormak şaşırtıcı gelmedi bana bugüne kadar…”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Toplumun değer yargılarını belirleyen insanların kendisindeki bir yarayı görmelerinden mi korkmuş? Ne söylenmek istenildiği tam olarak çözülemiyor. İkinci cümle ise birinciyle çelişir durumda. Dış dünyasındaki bir şeylerden korkabilen bir insan için dış dünyada olan bazı şeylerin o insanı şaşırtmıyor olması ilginç. Dedim ya, ben anlamadım bu soyut söylemi. Öykünün başlığındaki kaleydoskop, yani çiçek dürbünü ile bir ilinti kurmaya çalıştım. Metnin diğer bölümleri ile metni bir bütün olarak okuduğumda metindeki her bir veriyi bir desen olarak görebildim ama bu bölümü tek bir desen olarak ele aldığımda yine bir sonuca ulaşamadım. Bir sonraki cümleye geçildiğinde bir daha dönülmemesi gereken, çünkü dönüldüğünde anlamından çoktan uzaklaşılmış olan bir cümle olabileceğini kabul ettim. Ve üstüne düşünmekten vazgeçtim. Bu kadar kusur kadı kızında da olur, sonuçta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki yazar yeni bir yoldan keşfe çıkmış. Ve dilini de buna göre inşa etmiş. Okuru da buna ortak etmek istiyor. İşte kitabın arka kapağındaki Yekta Kopan cümleleri, tam olarak açıklıyor kitabın niyetini:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#000099;"&gt;“Bu sözler zaten var. Sözleri benim için farklı kılan, anlamlı kılan, senin el yazınla yazılmış olmaları. Belki de bunlar senin değil, benim fikirlerim. Bir öykünün notları, asla bitmeyecek bir romanın giriş cümlesi, yetiştirmek için uykusuz geceler demlediğim bir yazının taslağı. Karalama defterinden çaldığım şu sayfaya bakarken, bunları görüyorum. Ve nasıl Borges her uyanışında kendini hatırlıyorsa, ben de senin her harfinde kendimi buluyorum. Çünkü bu sözler zaten var. Bu sözler, anlamlarını bir kenara bırakıp bana dönecek (dönüşecek mi demeliydim?) kadar cesur. İşte belki de bu yüzden senin harflerine, o harflerin elinden çıkma bir yazıya döndüğü sayfalara, o sayfalarda dilin kölesi haline getirdiğin (getirdiğim mi demeliydim?) tutkuyla bağlıyım. Oysa, tutku cinayettir. Ve ben bu sözler için her şeyi göze alırım.”&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Dip not:&lt;/strong&gt; Kitaptaki öyküler,Temür Köran'ın desenleri ile zenginleştirilmiş. Aslında belki de anlamlandırılmış, demeliyim. Sonuçta ressam, bu desenleri öyküleri okuduktan sonra çizmiş. Öykülerin onun imgelemindeki yansımaları da bu desenler olmalı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kitap... Öyküde yeni bir soluk... Özellikle öykücülerce illa ki okunmalı.&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Kopan, Yekta. Kara Kedinin Gölgesi. Can Yayınları. 1. baskı. İstanbul. 2005&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-9091219282576189448?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/9091219282576189448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/kara-kedinin-golgesi-yekta-kopan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/9091219282576189448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/9091219282576189448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/kara-kedinin-golgesi-yekta-kopan.html' title='Kara Kedinin Gölgesi / Yekta Kopan'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SunyoUWhl0I/AAAAAAAAAQk/wVJgts6rbmI/s72-c/karakedi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-7132532010752824726</id><published>2009-10-28T12:44:00.000-07:00</published><updated>2009-11-04T05:45:28.822-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Edebiyat Dergiciliği Yalnızca Matbu Yayınlarla Yapılacak Diye Bir Kaide mi Var?</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 600px; HEIGHT: 400px" src="http://www.siirpenceresi.com/dergil2.jpg" width="1799" height="1270" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Edebiyat Dergiciliği Yalnızca Matbu Yayınlarla Yapılacak Diye Bir Kaide mi Var?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;Çoktandır aklımı kurcalayan bir soru bu.&lt;br /&gt;İnternet ortamı, yayıncılık sektörü için çok cazip olanaklar sunmasına rağmen, bizim süreli yayıncılarımız henüz bu ortamın kadir ve kıymetini bilememiş durumdalar. (Aslında bunun altında yatan çok sebep var ama hadi biz yine de buna henüz oluşmamış bir fakındalıkmış gibi bakalım. Şimdilik...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;amp;ArticleID=960611&amp;amp;Date=16.08.2008&amp;amp;CategoryID=40"&gt;“ İnternetin ördüğü çorap” &lt;/a&gt;başlığı ile, internet ortamını bela olarak gösteren bir yazı yazmış Semih Gümüş. &lt;em&gt;“İnternetin bedava okumalar önünde sınırsız bir alan açması, kâğıt baskı ürünlerin satış umudunu köreltiyor.”&lt;/em&gt; diye eklemiş. Ve bu işe, salt matbu yayınevi sahipliği penceresinden bakarak, bu özgür ve bedava ortamın, insanlar için bir hak, bir özgürlük olduğunu es geçip matbu yayıncıların yoluna taş koyan bir baş belası olduğu üstüne yoğunlaşmış. Yani tek yöne... kendi içine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, edebiyat dergiciliğini, gönül işi ve edebiyata katkı babında görenler, kurumlarını internet ortamına taşıyıp, bu ortamın olanakları ile yayıncılıklarını gerçekleştirmek istediler de birileri “hayır” mı dedi? Ayrıca; edebiyat dergiciliği yalnızca matbu yayınlarla yapılacak diye bir kaide mi var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar hâlâ matbu yayıncılıkta ısrar ededursunlar, okur yüzünü internet ortamına çoktan dönmüş durumda. Aç gözlülükle ve ilgiyle bekliyor; bu ortamın edebiyat yayıncıları tarafından sahiplenilerek dergiciliğe özgü, özgür ve bedava bir yolun burada da açılmış olacağı günleri. Gazeteciler kendi okur kitlelerinde bu potansiyeli keşfetti ve gazetelerini bu ortama çoktan taşıdılar. Batıda bir çok gazete matbu yayıncılıklarını durdurmuş, yalnızca internet ortamındaki yayıncılıklarını sürdürür durumda. Bizim dergi yayıncılarımız ise, bu alanın getirdiği olanakları görmeyen, hatta hiçe sayan bir tutumla körebe oynamaya devam ediyorlar. Son birkaç ay içinde ne çok matbu dergi kapandı. Kül Öykü Gazetesi ve Virgül, kapandığını henüz öğrendiğim son iki süreli yayın… Bu demektir ki daha başka dergiler de yolda. Yani bu kötü son kaçınılmaz… Çünkü kabul etsek de etmesek de, döngü kendi düzenini beraberinde getiriyor. Ve bu yeni düzen edinimlere ulaşmanın yollarını bir taraftan tıkarken bir taraftan da yeni yollar açıyor. Ama biz bu yeni yolları görmezden gelerek eski yollarda yürümekte ısrar edersek, bir ıssızlıkla karşılaşabileceğimizi de hiç yadsımayalım. Günümüz insanı artık, bir çok edinimini internet ortamından sağlıyor. Bu ortamı yeterince değerlendiremeyen kurumlar dönüp kendilerine bakmalılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle edebiyat dergiciliği, maddi kazanç sektöründen çıkarılıp gönüllülük ve edebiyata katkı babında ele alındığında zaten bu problem kökünden çözümlenmiş olacaktır. Matbu dergiciliğin sona ermesi demek, okur sayısının azalması demek değil çünkü. Bunu savunursak dergileri bugüne dek getiren okur kitlesinin varlığını yok saymış oluruz. Bu kemikleşmiş kitle topluca imha mı edildi? Yoooo... Demek ki ortada farklı dinamikler var. Okuru matbu yayınlardan uzaklaştıran nedenler ve yeni düzenin okura sağladığı olanaklar oturulup etraflıca gözden geçirilmeli. Ve okurun yöneldiği bu yeni alan dergicilik adına büyük bir olanak olarak görülüp sektörün ayağı buraya doğru kaydırılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyanın dahi sırtını rahatlıkla döndüğü bir edebiyat dergiciliğinde, yalnızca okuru ve internet ortamını bu kötü gidişten sorumlu tutmak, ne derece doğrudur. Kaldı ki okurun yönelmiş olduğu alanın varlığı biliniyor ve kabul ediliyor ise…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet ortamında bir dergi kurmanın çok çok büyük bir maliyeti yok. Dolayısı ile bir maddi kazancı da olmayacaktır. Hele hele bu ortamın özgürce paylaşım için oluşturulmuş bir ortam olduğunu kabul edersek, bu ortamdaki dergicilerin bu işi maddi bir kazanç için yapıyor olmaları açıkçası ayıp kaçar. Belki de budur, bizim dergicilerimizin bu ortamı hâlâ görmezden gelmelerindeki ısrar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraf etmeliyim, ben matbu dergiciliğin yalnızca bir gönüllülük işi olduğuna inanmıyorum. Sonunda belli bir getirisi var bu işin. Ve sanıyorum ki, dergicileri internetten uzak tutan bu. Bakınız, internet ortamındaki, yeni sayılarının içeriklerini ve dergilerini tanıtır her türlü oluşum ve reklam ortamını çoktan kabul etmiş durumdalar. Aslında internet ortamına tamamen sırtları dönük biçimde sürdürmüyorlar yaşamlarını. Facebook başta olmak üzere sosyal paylaşım ağlarını, blogları, grupları ve edebiyata katkı sunmak amacıyla kurulmuş, gönüllülük ve amatörlük esasına dayalı edebiyat sitelerini bu iş için kullanabiliyorlar. Ama dergiciliğin hiç olmazsa şimdilik bir ayağının internet ortamında gerçekleştiriliyor olması söz konusu olduğunda hiçbiri elini taşın altına koymuyor, koymak istemiyor. Okurun kamburluğu üzerine bakışlarla probleme çözüm aranmaya çalışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimden örnek vermem gerekirse; bu yıla dek abone olduğum edebiyat dergisi 8-10 arasında değişmekte iken bu yıl bu sayıyı 2 ye indirmek zorunda kaldım. Zaten kitaplarla istila edilmiş olan evim, bir de dergiler tarafından işgal altına alınmaya başlamıştı ki, hangi birini nerede saklayacağımı şaşırmıştım. Üstelik “şu sayıyı keşke almasaydım” dediğim sayılar da yok değildi. Bu bağlamda dergicilerin, dergilerindeki içeriklere dönüp bakmalarında yarar var. Örneğin Kül Öykü Gazetesi. Bana göre, kendi sonunu kendi getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terziye, manava, bakkala, komşu teyzeye, komşu amcaya öyküyü yakınlaştıracağı vaadiyle yola çıkan ve ülkemizde bir ilk olan Kül Öykü Gazetesi'ni merakla bekledim. Adı gazete olduğuna göre , salt görüntüsü ile değil içeriği ile de gazeteye yakın olmalıydı. Ancak ilk sayıyla hüsrana uğradığımı itiraf etmeliyim. Bir gazetenin olmazsa olmazlarından pek çoğu yoktu... Özellikle ana sayfada çarpıcı manşetler ve iç sayfalarda köşe yazıları... Hiç biri yoktu!... Bir gazete köşe yazısız olur mu? Özellikle öyküde bunca zamandır yeterince söz söylenmemişken, bu boşluğun donanımlı yazarların kaleminden çıkacak bilgilendirici, ufuk açıcı yazılarla doldurulması gerekirken, böylesi bir ayrıcalık hesaba dahi katılmamıştı. İçerik tamamen dergi havasındaydı ve bildik, alışıldık dergi yayımcılığının en kötü örneklerinden biri sergileniyordu. Dünya öykülerinden bir sayıda beş-altı bazen daha fazla öykü yayınlamanın anlamı nedir, ben çözemedim bir türlü. Her sayı için bir ülkenin edebiyatı seçilip en fazla üç öykü yayınlansa olmaz mıydı? Ama bir sayıda rus edebiyatı, amerikan edebiyatı, alman edebiyatı, italyan edebiyatı, bulgar edebiyatı gibi birbiriyle hiç ilgisi olmayan ülkelerin öyküleri aynı anda, karman çorman bir vaziyette yayınlanıyor ve okurun bu karmaşadan kendine bir şeyler katması bekleniyordu. Salt yabancı öyküler mi, işçi öyküleri adı altında aynı şekilde öykü bombardımanı yaratılmıştı... Her sayıda bir veya iki işçi öyküsü yayınlamak varken bu yığılıma neden gerek görülür hiç anlamadım. Kül Öykü Gazetesi için önemli bir handikap da şu idi, ki bunu da hâlâ anlayabilmiş değilim; kitap incelemelerine ayrılan bölüm ilkokul öğrencisi küçük bir çocuğa terk edilmişti. Küçücük bir çocuktan büyük insanların kitabını eleştirmesi ve incelemesi bekleniyordu. Nitekim çocuk da bu beklentiyi karşılayamıyordu... Çocuk algısı ve çocuk sözcükleri ile sayfayı doldurmaya çalışıyordu. Bu bölüm bu küçüğümüze yalnızca çocuk kitapları için verilmiş olsaydı, büyüklerin kitaplarının büyüklerce incelendiği ayrı bir bölüm daha olsaydı, çok daha anlamlı olmaz mıydı? Bir okur olarak bunu büyük bir ciddiyetsizlik olarak gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki benim gibi gören çok fazla kişi olmuş ki, Kül Öykü Gazetesi’nin geldiği nokta bugün böyle… Üzücü… Ama aynı zamanda düşündürücü de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence dergi yayıncıları önce iğneyi kendilerine, sonra da çuvaldızı okura batırmalılar. Edebiyat dergileri zaten çok fazla satmıyor, onları bir de üç beş kişinin paslaştığı, vizyonsuz, derinliksiz dar alanlar haline getirirsek yok olmaya mahkumdurlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat dergiciliği ile tüccar bakışlılık örtüşmüyor sanırım. Bu tüccar bakışlılık olmasa belki bugün internet ortamında edebiyat dergileri de saltanat sürecek ama… Belki bir gün… !!!&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;Ez cümle: Oysa bilgi paylaşmak içindir! &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-7132532010752824726?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/7132532010752824726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/edebiyat-dergiciligi-yalnzca-matbu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7132532010752824726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7132532010752824726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/edebiyat-dergiciligi-yalnzca-matbu.html' title='Edebiyat Dergiciliği Yalnızca Matbu Yayınlarla Yapılacak Diye Bir Kaide mi Var?'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-6489931106381810563</id><published>2009-10-28T07:10:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T01:25:01.839-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><title type='text'>Gisèle Freund'un Objektifinden Virginia Woolf</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_DWN-GlGGsfs/Sqts3Y5ziBI/AAAAAAAACak/Y5jVoXDxaqI/s400/virginia-woolf+1939.jpeg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Virginia Woolf&lt;br /&gt;(Gisèle Freund, 1939)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-6489931106381810563?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/6489931106381810563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/gisele-freundun-objektifinden-virginia.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6489931106381810563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6489931106381810563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/gisele-freundun-objektifinden-virginia.html' title='Gisèle Freund&apos;un Objektifinden Virginia Woolf'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_DWN-GlGGsfs/Sqts3Y5ziBI/AAAAAAAACak/Y5jVoXDxaqI/s72-c/virginia-woolf+1939.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-6009292040836030555</id><published>2009-10-28T04:54:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T01:25:12.551-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><title type='text'>Woolf Graffitisi</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Brezilya, São Paulo'da bir duvar... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Duvarda graffitiler... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ve graffitilerde Virginia Woolf.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img style="WIDTH: 489px; HEIGHT: 408px" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/6/6e/Virginia_Woolf_%284%29.jpg/800px-Virginia_Woolf_%284%29.jpg" width="705" height="539" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-6009292040836030555?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/6009292040836030555/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolf-graffitisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6009292040836030555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6009292040836030555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolf-graffitisi.html' title='Woolf Graffitisi'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8073579843217024139</id><published>2009-10-28T02:32:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T01:25:23.194-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><title type='text'>Woolf'un Sesi</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;"Sözcükler"le ilgili konuşmasından kısa bir bölüm:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;"... purity or their impurity discussed. If you start a Society for Pure English they will show their resentment by starting another for impure English. Hence the unnatural violence of much modern speech, ..."&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="67" type="audio/mpeg" width="450" src="http://www.cygneis.com/woolf/vw2.wav" loop="false" volume="0" autostart="false" showstatusbar="1"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8073579843217024139?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8073579843217024139/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolfun-sesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8073579843217024139'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8073579843217024139'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolfun-sesi.html' title='Woolf&apos;un Sesi'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-5603855951304023382</id><published>2009-10-27T05:17:00.000-07:00</published><updated>2009-10-27T23:42:46.648-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Mendirekteki Dost Yüzler</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SublKkrECSI/AAAAAAAAANk/K6LGvl2WCCg/s1600-h/graf3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 583px; DISPLAY: block; HEIGHT: 394px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5397253173255866658" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SublKkrECSI/AAAAAAAAANk/K6LGvl2WCCg/s400/graf3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ne zamandır yapmak istiyordum, ya feribottan inerken acele ile bir yerlere yetişmem gerekiyordu ya da geri dönüşlerimde hava kararmış, gereken ışığı yakalayamamış oluyordum. Bu kez iner inmez aracı en yakın yere park ettim ve sonunda mendirekteki bu güzelliği fotoğraflayabilme şansını yakalayabildim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SublpG_NK1I/AAAAAAAAANs/hSsusFfgbIE/s1600-h/graf1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 500px; DISPLAY: block; HEIGHT: 305px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5397253697863232338" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SublpG_NK1I/AAAAAAAAANs/hSsusFfgbIE/s400/graf1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Beni bu işi özellikle o an yapmaya iten yalnızca yoğun arzum değildi aslında, bir süredir graffitilerin her an yok olabileceğine dair duyumsadığım korku idi en başta.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SubmGN5XEjI/AAAAAAAAAN0/Pu4AYF-_qWs/s1600-h/graf4.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 500px; DISPLAY: block; HEIGHT: 305px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5397254197933969970" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SubmGN5XEjI/AAAAAAAAAN0/Pu4AYF-_qWs/s400/graf4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çanakkale sahilinde Kilitbahir feribotlarının kalktığı ve yanaştığı yerde, tam karşıda, mendireğin üstünde, bazı yazar ve şairlerin resimlerini içeren graffitiler var. Büyük olasılıkla gençler yapmış olmalı. Büyük olasılıkla da edebiyat sever gençler… Şehrin daha başka hiçbir yerinde görmedim bu ve benzeri yüzleri. Bu anlamda özel graffitiler bunlar. Ama bir süredir, birer taraflarına dökülen beyaz renkli boya ile (büyük olasılıkla kireç olmalı) her an yok edileceklermiş gibi bir intibayla yaşamaktalar. Dünyada yok edilmesi gereken o kadar çok çirkinlik varken insanlar bu özel ve güzel görüntüleri tahrip etmeyi neden isterler, o da ayrı bir mesele ya. (Kötücüllüğün anlaşılmaz boyutu… Hoş anlamaya çalışsak yeterince anlayabilecek miyiz? Bu da var…)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SubmXybFReI/AAAAAAAAAN8/h5Gl4Hc9VtE/s1600-h/graf2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 500px; DISPLAY: block; HEIGHT: 305px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5397254499796862434" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SubmXybFReI/AAAAAAAAAN8/h5Gl4Hc9VtE/s400/graf2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İşte öyle, sahipsiz, ilgisiz ve korunmasız bir biçimde mendirekten bakıyorken bu dost yüzler koştum fotoğraflamak için. Bir gün birdenbire yok olurlarsa, elimizde bir döküm olsun için. Bu güzellikle bizleri buluşturan edebiyat sever graffitici gençlere gönülden teşekkür etmek için… Bu yazıyı illa ki okumalarını şiddetle dileyerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ne zaman görsem bu dost yüzleri, içimde hep bir bayram sevinci…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-5603855951304023382?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/5603855951304023382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/mendirekteki-dost-yuzler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5603855951304023382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5603855951304023382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/mendirekteki-dost-yuzler.html' title='Mendirekteki Dost Yüzler'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SublKkrECSI/AAAAAAAAANk/K6LGvl2WCCg/s72-c/graf3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-5891679091511713300</id><published>2009-10-26T09:43:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T01:25:31.730-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><title type='text'>Woolf'un Portatif Yazı Masası</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;img style="WIDTH: 495px; HEIGHT: 411px" src="http://thegood.files.wordpress.com/2007/08/91-virginia-woolfs-laptop-writing-desk-browning_desk_open.jpg" width="494" height="437" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Virginia Woolf'un portatif dizüstü yazı masası&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;em&gt;(Virginia Woolf’s writing table (a portable laptop of sorts))&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-5891679091511713300?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/5891679091511713300/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolfun-portatif-yaz-masas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5891679091511713300'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5891679091511713300'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolfun-portatif-yaz-masas.html' title='Woolf&apos;un Portatif Yazı Masası'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8882727687207025437</id><published>2009-10-26T09:29:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T01:25:39.112-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><title type='text'>Woolf'un El Yazısı</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://thegood.files.wordpress.com/2007/08/92-important-to-write.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Virginia Woolf 1921 yılında Katherine Mansfield'e gönderdiği mektuptaki el yazısında şöyle der; "Kadınlar yazmayı öğrenmeliler, bu benim için çok önemli (bu bana çok önemli görünüyor)."&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;em&gt;(Virginia Woolf’s handwriting in a 1921 letter to Katherine Mansfield, where she writes: “It seems to me very important that women should learn to write.”)&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8882727687207025437?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8882727687207025437/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolfun-el-yazs.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8882727687207025437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8882727687207025437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/woolfun-el-yazs.html' title='Woolf&apos;un El Yazısı'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2795715199029264618</id><published>2009-10-25T03:50:00.000-07:00</published><updated>2009-10-26T23:52:00.066-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Sessiz Ev - Bilinç Akışı ve İç Monolog Teknikleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SuQtq2I1KxI/AAAAAAAAANE/oFX2lB7EBe8/s1600-h/sessizev.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 307px; FLOAT: left; HEIGHT: 283px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5396488467607005970" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SuQtq2I1KxI/AAAAAAAAANE/oFX2lB7EBe8/s400/sessizev.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Akşam okumalarım için seçtiğim “Sessiz Ev”i dün akşam bitirebildim sonunda. Zaman darlığından okuma süreçlerim kimi akşamlar 15-20 dakikaya kadar düşmüştü ki, hem kesik kesik okumaktan zevk almamaya başlamıştım, hem de bu gidişle kitabın hiç bitmeyeceği gibi (yersiz) bir endişeye kapılmıştım. Neyse ki bitti. İkinci bir süreğen okuma için yaz tatilinde, deniz kenarında, adeta soluk almadan, bir kez daha okunma hakkını saklı tutarak, kitabı, sevilenler bölümünde beklemek üzere kütüphaneme bırakıyorum. Bazı kitaplar saatlerce başını kaldırmadan, iki, bilemedin üç güne sığdırılmış bir sıkışıklıkla okunmayı hak ediyorlar. Sessiz Ev de öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.webhaber.com/tmp/haber/orhan_pamuk_a_yargitay_uoku_54486.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 260px; FLOAT: left; HEIGHT: 205px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5396488467607005970" border="0" alt="" src="http://www.webhaber.com/tmp/haber/orhan_pamuk_a_yargitay_uoku_54486.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Sessiz Ev, Orhan Pamuk’un ikinci romanı. 1984 yılında “Madaralı Roman Ödülü” nü kazanmış ve Fransızcaya yapılan çevirisi ile 1991 yılında da “-Avrupa Keşif Ödülü- Prix de la Découverte Européenne Ödülü” ne değer görülmüş. Konusunun eski bir dönemi anlatıyor olmasına rağmen kurgu ve dildeki modernlik ve tabii yazarın yarattığı atmosfer ve derinlik bu ödülleri almasında etken olmuştur kuşkusuz. Çünkü kimi politik çıkışları ve yazarlıktaki popülaritesi ile henüz dikkat çekmemiş olduğu bir dönemde yazılmış bu kitap. İlk yazarlık evresi için, edebi boyutta üstüne konuşulmalı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ben Oğuz Atay gibi, romanın derinliğini ve özgünlüğünü detaylarda görmek isteyen biriyim. Yalnızca roman değil, öyküye bakışım da böyle. Bu roman da bu anlamda benim için yeterli doygunlukta bir romandı, onca kesik okunmalara rağmen çok severek okudum. Kurgusu ve her bölümün farklı bir karakterin ağzından anlatılışı (5 farklı anlatıcı var) çok hoşuma gitti. Böylelikle tek bir bakış açısının etkisinde kalmıyor, başka pencerelerden bakabilme ve bir karakteri salt kendi gözünden değil, başka bir karakterin gözünden de görebilme şansını yakalıyorsunuz. Bu da size objektif bir bakış açısı kazandırıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kitap sahip olduğu anlatım yöntemlerinden birinin baskınlığı ile de dikkat çekiyor. Modern edebiyatın çok sevdiği bilinç akışı tekniğini bolca kullanmış yazar. Bir zamanlar yalnız psikolojinin ilgi alanı olan bu tekniği kullanmayı ben de çok seviyorum. Bir öykü ya da romanda karakter analizi yapılabilecek bir atmosfer yaratılmak isteniyorsa bu teknik önemli bir araç olarak düşünülmeli. İç monolog tekniğini bu tekniğin yapışık ikizi gibi görmekteyim. Her ikisi bir arada kullanıldığında o kitabın tadına doyum olmuyor. (Ki bu da benim ilk roman çalışmamdaki hedeflerimden biri... Çünkü yazmakta olduğum psikolojik ağırlıklı romana bu tekniklerin çok yakışacağını düşünüyorum.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinç akışı tekniği genellikle iç monolog tekniği ile karıştırılır. Çünkü çoğu zaman birlikte kullanılırlar. Oysa ikisi de birbirlerinden farklı tekniklerdir. İç monolog için hemen aklıma gelmişken Mehmet Rauf’un Eylül romanını örnek vermek istiyorum. Şu bölümde Suat karakterinin kendi kendine bir iç konuşma gerçekleştirdiğini görürüz, bu iç monologa güzel bir örnek:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#000099;"&gt;&lt;em&gt;"Demek ki seviyordu, demek ki bir seneden beri belki, belki daha evvelinden beri, belki senelerden beri seviyor ve bunu gizliyordu... Necib'in kendine karşı bu kadar ciddi davranıp kalbinin duygularını hiç bir suretle açıklamaması, onu ruhunun derinliklerinde saklaması, kalbinden istemeye istemeye hissettiği memnuniyete şimdi teşekkür eden, bir hürmet ilave ediyordu; bu hareketi o kadar samimi, temiz, büyük görüyordu. Bir kere anlaşılınca tereddütler, korkular, şüpheler, bunlar gelip geçen, geldikleri zaman bile bu emniyeti yok edemeyen birtakım küçük bulutlar oldu; asıl olarak: 'O beni seviyor', emniyeti ve bunun memnunluğu vardı..."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; (Mehmet Rauf, Eylül,1992, 164)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bilinç akışı tekniğini iç monolog tekniğinden ayıran en önemli özellik; karakterin kesik cümlelerle, kopuşlu, bir bütünlük içinde olmayan, mantıksal bir dizgeyi takip etmeyen biçimde, bilincindeki karmaşayı diline aktarmasıdır. Yani karakterin görsel, işitsel, bedensel ve bilinçsel her türlü halinin söze dökülmüş halidir bilinç akışı tekniği.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Berna Moran bu tekniği tanımlarken şöyle der:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#000099;"&gt;&lt;em&gt;“Bilinç akışında yalnız düşünceler değil duyumlar, imgeler de yer alabilir ve tam bir bilinç akışı tekniği ile okura bir sahne gibi sunulan, bilincin en karanlık, bilincin altına en yakın kesimidir.”&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; (Berna Moran, 1995, 64).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Burada söylenmek istenen şeyi dilbilgisi kurallarını hiçe sayan, düzgün cümleler yerine birbirleriyle ilgisiz tekil sözcükleri temel alan, parçalı anlatımlarda görmek mümkün. Burada verilen imgelerle ve düşünce parçaları ile okurun çağrışım mekanizmasını harekete geçirmek ve çıkarsamaları okura yaptırmak hedeflenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç monolog tekniği ise bizim de çoğu zaman farkında olarak veya olmayarak yapmakta olduğumuz içsel konuşmalardır. Dünyada bu tekniğin babası olarak Edouard Dujardin adındaki Fransız yazar kabul edilir. 1887 yılında yazdığı “Les Lauries sont Coupés” adlı kitabında iç monolog tekniğinin ilk örneğini vermiştir. Bizdeki ilk örnek ise; Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası’dır. Recaizade Mahmut Ekrem bu romanını Edouard Dujardin’den bir yıl önce yazmıştır oysa. Ama bu ayrıcalığını dünya bir tarafta dursun, kendi ülkesine dahi pek fazla duyuramamıştır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası'nda hem bilinç akışı tekniğini, hem de iç monolog tekniğini birlikte kullanır. Baskın olan iç monolog tekniğidir ama eleştirmenlerce bilinç akışı tekniğini çok daha başarıyla kullandığı kabul edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinç akışı tekniğini dünyaya tanıtan yazarların başında James Joyce, William Faulkner ve Virginia Woolf &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;geliyor. Dorothy Richardson, J. D. Salinger, Hunter S. Thompson, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Will Christopher Baer, Jerzy Andrzejewski gibi yazarlar da kimi yapıtlarında bu tekniği denemişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tekniği, ülkemizde Orhan Pamuk’tan daha önce kullanan yazarlar ve yapıtları ise şunlar: Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve Yalnızız ; Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar; Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu Sessiz Ev’den açılmışken Sessiz Ev’deki bilinç akışı tekniği üzerine de birkaç söz söylemekte yarar var. Bir bilincin içinden geçenleri, tıpkı bir panayır yeri ya da curcunanın ortası gibi karmaşık bir halde vermemiş yazar. Sözcüklerini ve vermek istediklerini seçerek, dilini ona göre inşa etmiş. Anlatılanlar ilk anda karman çorman gibi gelse de okuduklarınızdan bir bütünlük çıkarabiliyorsunuz ve romanın ne anlatmak istediğini anlayabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız “&lt;em&gt;dedi, düşündü”&lt;/em&gt; gibi ifadelerle, elöyküsel anlatıcı dilinin çok fazla kullanılıyor olması bu akışın baskınlığına sekte vurmuş. Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’i ile karşılaştırdığımızda bunu açıkça görebiliriz. Virginia Woolf, romanın omurgasına elöyküsel bir anlatıcı seçmiş olmasına rağmen, bilinç akışı bölümlerinde birkaç yerin dışında &lt;em&gt;“dedi, düşündü”&lt;/em&gt; gibi ifadeler kullanmaz. Oysa Orhan Pamuk anlatıcılarını özellikle benöyküsel anlatıcı seçmiş olmasına rağmen, bu sözcükleri çok fazla miktarda kullanmıştır. Bu bağlamda okurken zaman zaman sıkıntı duyduğumu söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın konusu ile ilgili bir şeyler söylemem gerekirse; “google” a yazıldığında kitabın özeti de dahil, konusu ile ilgili çok fazla bilgiye ulaşılacağını bildiğimden ve zamanla ilgili darlık sorunu yaşadığımdan sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Kitabın arkasındaki kısa tanıtım yazılarını paylaşarak yazıma son noktayı koymak zorundayım. Tabii kitabı okumayanlar için özellikle önerdiğimi not düşerek… Okumadıysanız okuyun. Güzel kitap.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"Bu güzel ve hüzünlü kitap, üç mutsuz kardeşin, İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte, doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatıyor... Şaşırtıcı bir başarı..."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;THE TIMES LITERARY, SUPPLEMENT, İNGİLTERE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#006600;"&gt;&lt;em&gt;“Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki babaanelerini ziyaret eder, dedelerinin yetmiş yıl önce siyaset yüzünden sürgün edildiğinde yaptırdığı evde bir hafta kalırlar. Bu sürede, babaanelerinin doksan yıllık anılarla yüklü geçmişi ağır ağır aralanırken, dedenin Doğu ile Batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Evde sessiz gözlemleriyle, kuşaklar arasında köprü kuran tanıklar, bahçe duvarlarının ötesinde ise, aile ile ilgilenen tutkulu gençlerin hareketleri vardır. Sessiz Ev, Orhan Pamuk'un ikinci romanı. Yayınlandığında heyecanla karşılanmış, pek çok yabancı dile çevrilmiş, yurt dışında ödüller almıştı."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#660000;"&gt;&lt;em&gt;"Önemli sorular soran değişik bir kitap - hem klasik, hem modern. Bana Çehov'un Vişne Bahçesi'ni hatırlatıyor."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NICOLE ZAND, LE MONDE, FRANSA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#663366;"&gt;&lt;em&gt;"Orhan Pamuk, gerçek bir romanın belirtisi olan dilsel bir yoğunlukla değişik açılar ve perspektiflerden bir olaylar dizisi kuruyor: Renkler, topoğrafya, imgeler, zengin ayrıntılar..."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABİDİN DİNO, LE MONDE DIPLOMATIQUE, FRANSA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Pamuk, Orhan. Sessiz Ev. İletişim Yayınları. 27. baskı. İstanbul. 2006.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2795715199029264618?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2795715199029264618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/sessiz-ev-bilinc-aks-ve-ic-monolog.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2795715199029264618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2795715199029264618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/sessiz-ev-bilinc-aks-ve-ic-monolog.html' title='Sessiz Ev - Bilinç Akışı ve İç Monolog Teknikleri'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SuQtq2I1KxI/AAAAAAAAANE/oFX2lB7EBe8/s72-c/sessizev.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2450594908822233733</id><published>2009-10-23T08:34:00.001-07:00</published><updated>2009-10-24T02:48:00.795-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Koyunun Olmadığı Yerde Keçiye Abdurrahman Çelebi Derler!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SuHNS55g-2I/AAAAAAAAAM8/Y7penzHXki0/s1600-h/abdurrahmancelebi2.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 323px; FLOAT: left; HEIGHT: 331px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5395819553229962082" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SuHNS55g-2I/AAAAAAAAAM8/Y7penzHXki0/s400/abdurrahmancelebi2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Başlığa bakılarak zehir zemberek bir yazıya girişmekte olduğum sanılmasın. Amacım kesinlikle bu değil, amacım bir yanlış anlaşılmayı bloguma yatırıp kendi çapımda irdeledikten sonra konuyu kapatmak. Bundan sonrası okuyanların inisiyatifine kalmış. Artık sözünü edeceğim zanna sahip kişiler, zanlarında diretmeye devam mı ederler, bu aydınlanma süreci ile sahip olacakları farkındalığı koruma ve geliştirme yoluna mı giderler, yoksa zaten bildikleri bir şeyi yeniden söylemiş olduğum için hiç enterese olmaz, “biliyoruz herhalde!” deyip sayfadan çeker mi giderler, bir de bu zanna sebebiyet verenler var ki, onlar da hadlerini ve yerlerini mi bilirler ya da olmak istedikleri yerin gereklerini yerine getirmeleri gerçeğiyle durumlarında bir değişiklik yapma yoluna mı giderler, dediğim gibi orası okuyanların bileceği iş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuyu bloguma neden taşıdığımı belirteyim ama önce.&lt;br /&gt;Edebiyat dünyasında yeri ve yapıtları olan bir arkadaşım, sohbetimizde üçüncü bir kişinin ismi geçerken;&lt;br /&gt;“Hani şu edebiyat eleştirmeni olan…” diye bir söz söyledi.&lt;br /&gt;“Yoo” dedim, “o bir eleştirmen değil!”&lt;br /&gt;O da bana;&lt;br /&gt;“Aaaa bilmiyorsun demek, edebiyat eleştirmeni o” diyerek bilgisizliğimi(!) yüzüme vurdu.&lt;br /&gt;“İyi de” dedim, “onun eleştiri babında bir yazısını hiç okumadım bugüne dek, bolca kitap tanıtım yazısını okudum ama.”&lt;br /&gt;“Hah, tamam işte, kitap tanıtıyor, eleştirmen…” demesin mi?&lt;br /&gt;Haaaaa! Meğerse benim güzel arkadaşım o kişiyi bir edebiyat eleştirmeni zannediyormuş. Yaptığı işi de eleştirmenlik…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yazı böylece doğmuş oldu. Bu konuya derhal el atmalıydım ve bu yanlış anlamalar içinde olan (dikkat edin, gaflet ve dalâlet içinde olan demiyorum) daha başka birileri var ise duruma açıklık getirmeliydim. Edebiyat dünyasının içinden biri böyle zannediyorsa….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konunun başlığı şunlardan biri de olabilirdi: “&lt;strong&gt;Eleştirmenlik Başka Şey, Kitap Tanıtım Yazıcılığı Başka Şey!”&lt;/strong&gt; veya &lt;strong&gt;“Eleştirmenliğin Boşluğunda Eleştirmen Zannedilen Kitap Tanıtımcıları”.&lt;/strong&gt; Ama bunların yerine, mevcut başlıktaki atalarımızın bu güzel sözünü seçtim, durumu nasıl da özetliyor! (Ne de olsa atalarımızın o büyük düşünüşlerinin izi ve özü vardı bu sözde. Taşı ne zaman gediğine koymak istedi iseler, o duruma en uygun sözü icat eylemişlerdi. Ve bu sözün üstüne söz söylemek daha artık bana düşmezdi. :) )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse hemen konuya girelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman ve öykü için; ülkemizde bir eleştiri kurumu var mı? (Çok fazla düşünmeye gerek yok.) Yok!... Ne var? Yergi veya övgüye dayalı, pencere açmayan, metni / kitabı derinden irdelemeyen, sanatsal yönüne dokunmayan, yazılmış olmak için yazılmış yazılar var. Bunlarda estetik bir ölçüt var mı? O da yok! Hepsi de bir kitabı ya yerden yere vurmaya ya da övmeye hatta hak etmiyorsa bile okura şirin göstermeye yönelik yazılar. Kitabın konusuna dair bilgiler veren yazıları da bu kapsamda ele almak gerek. (Bakınız gazetelerin kitap eklerindeki ve dergilerdeki kitap tanıtım yazıları ve analizleri.) Dikkat ettiniz mi? Bu yazıları belli kişiler yazıyor. Bazıları eleştiri kurumunun eksikliğinden doğan boşluğu bir eleştirmen havası ile doldurma çabası içinde olanlar, bazıları eşe dosta katkı sunmak için kalemi eline alanlar, bazıları da birilerinin tanışıklıkla ya da belli bir ücret karşılığı ile kendi çıkarları için yazmalarını istedikleri “sipariş alır kişiler” –ki bunların isimlerini çok daha fazla görüyoruz-. Bir de metni / kitabı salt akademik analiz boyutunda irdeleyerek suya sabuna dokunmayan, uğraşısını merak ya da hobi boyutunda gerçekleştiren kişiler var ki, günümüz eleştiri kurumunu tanımlamak için “isim sayın” denildiğinde ilk akla gelen isimler ne yazık ki bu kişiler oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü gerçek eleştirmenliği omuzlayarak kalemini salt bu uğurda kullanan tek kişi yok ve meydan onlara kalmış durumda. Aslında hâlâ yaşamakta olan eski edebiyatçıların içinde bu ünvanı taşıyan birkaç isim var. Ama unlarını eleyip duvara asalı çok olmuş ki, oturup artık öyle uzun uzun, eleştirinin gerektirdiği biçim ve doygunlukta yazılar yazmıyorlar. Peki eleştirmen ünvanlı bu isimler ne yapıyorlar? Sanki eleştirmenlik ünvanının hakkını verebilmek için zamanında çok uğraşılar verip gerekeni yapmış ama doyuma ulaştıkları anda asıl ilgi alanlarına dönmüş gibi başka işlerle meşguller. Kimileri tanıtım boyutundan ileri gitmeyen yazılar yazıyor, kimileri köşe yazıları ile gazete köşelerinde varlıklarını sürdürüyor, kimileri de matbu yayıncılık gibi ticari bir sektörle boğuşup duruyor. Hele hele yeni çıkan yazarlar, öykücüler, romanlar, öyküler pek de umurlarında değil. İsim yapmış, bir yerlere gelmiş birkaç yazar hakkında yazılarına rastlarsanız onlar da sanki “dostlar alışverişte görsün” ya da “yazmazsam ayıp olacak” babında. Adı öykü eleştirmeni olarak anılan birkaç kişiyi gözlemliyorum bir süredir. Sormak lazım; son beş-on yıldan buyana çıkan öykü kitapları hangileridir, genç öykücülerden kimleri tanıyorlar, bu öykücülerin öyküleri ve öykücülükleri hakkında neler düşünüyorlar vb. Eminim verecekleri cevaplar çok yetersiz kalacaktır. Çünkü genç yazarların da, yeni kitapların da umurlarında olduklarını hiç sanmıyorum. Dediğim gibi daha çok kendi ilgi alanlarına ve uğraşılarına yönelmiş durumdalar. Eğer beni yanıltıyor, genç öykücüleri ve yeni kitapları takip ediyorlarsa, hani bu konudaki yazıları, hani ünvanlarının gerektirdiği çalışmalar? İnsan ister istemez bu konularla ilgili yazıları ve eleştirileri bekliyor ama bu bekleyiş şu an için nafile bir bekleyiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek eleştirmen eli kalem tuttuğu sürece yaşadığı her dönemin edebiyatına da edebiyatçısına da kayıtsız kalmayan eleştirmendir. Gerçek eleştirmen yeni yetişmekte olan yazarları görebilen ve yapıtlarında bir ışık varsa bunu ortaya çıkarabilen, aksi durumlar söz konusu olduğunda yergilerini sıralamaktan korkmayan eleştirmendir. Böylelikle taşıdığı ünvanın önemli bir kolu olan “kılavuzluk” misyonunu da yerine getirmiş olur. Gerçek eleştirmen yapıtla ve yazarla arasında bir hesap ilişkisi içine girmez. Gerçek eleştirmen eşitlikçi ve tarafsızdır, tanıtımcı değil ölçümcüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz, günümüz edebiyat dünyasında bu vasıfları taşıyan birini görebiliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim eleştirmen ünvanlılarımız artık birer emekli! Yerlerine yerleşenler ise; ne yazık ki atalarımızın dediği gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumdan başka bir çıkarsama daha: Edebiyatın sahibi yok! Ama sahipcileri çok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıdan da ayrı bir çıkarsama yapalım mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman ne kadar itici ve küstahtım. :)) Öyleydim, öyle… :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirmenler de bundan çekindikleri için mi, eleştiri kurumunun içi artık bomboş dersiniz? E hiç kimse durup dururken yerden yere vurulmayı istemez… vallahi istemez…billahi istemez…Bunu yapan hem çok iticidir, hem de küstah! Tıpkı bu yazıda olduğu gibi… :)))&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2450594908822233733?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2450594908822233733/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/koyunun-olmadg-yerde-keciye-abdurrahman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2450594908822233733'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2450594908822233733'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/koyunun-olmadg-yerde-keciye-abdurrahman.html' title='Koyunun Olmadığı Yerde Keçiye Abdurrahman Çelebi Derler!'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SuHNS55g-2I/AAAAAAAAAM8/Y7penzHXki0/s72-c/abdurrahmancelebi2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1758493585895488785</id><published>2009-10-21T12:55:00.000-07:00</published><updated>2009-10-23T08:37:30.645-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Görsel Detaylar Bütünü: İnci Küpeli Kız</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;a href="http://www.kitapokuyoruz.com/kapak/1852-Inci-Kupeli-Kiz.jpg?KeepThis=true&amp;amp;TB_iframe=true&amp;amp;height=3342&amp;amp;width=1302"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 182px; FLOAT: left; HEIGHT: 282px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5393545262344767810" border="0" alt="" src="http://www.kitapokuyoruz.com/kapak/1852-Inci-Kupeli-Kiz.jpg?KeepThis=true&amp;amp;TB_iframe=true&amp;amp;height=3342&amp;amp;width=1302" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bugün öğle arası, içine düşmüş bir hâlde kitabımı okurken arkadaşım “nasıl bir kitap?” diye sordu. Aklıma ilk gelen yanıtla “tam bir görsel detaylar bütünü” diyecektim ki, bu beklenmedik ve de tam anlaşılmadık yanıtla arkadaşımdan “nasıl yani?” gibi ikinci bir soru almamın kaçınılmaz olacağını fark ettim. Bu yeni soruya yanıt vermek için de kitabı elimden bırakıp anlaşılıncaya dek nasıllığını anlatmak zorunda kalacaktım. Gülümsedim. “Güzel kitap” dedim. :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıtım yalan değildi elbette, güzel kitaptı gerçekten. Okumaya başladığım andan beri beni bir sinema koltuğuna çivilemiş, en doğru tanımlama ile; incikli cıncıklı bir filmi izlettirir olmuştu. Bu incik cıncık hallere “görsel detaylar” tanımını yakıştırdım ben de. Okurken aklımdaki karşılığı bu olmuş demek ki, iç sesime düşüverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, romanını öyle bir dille yazmış ki tüm görüntüleri, tüm renkleri, tüm hâlleri en ince detaylarına dek gözlerimizin önüne sermiş. Tıpkı bir filmdeki her bir kareyi tek tek gösterir gibi. Sinemaya ne kadar yakın duruyor, dedim. Bu yanından bakınca, fotoğraf sanatı ile de çok benzeştiğini ayrımsadım. Evet, fotoğrafa da çok yakın bu dil. Ancak sahip olduğu devingenlik onu sinemaya daha bir yakın tutuyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşıma uzun bir açıklama yapmayı göze alamadığımdan okuma eylemime ara verememiştim ama romandaki dilin üzerine düşünmek üzere kitabı istem dışı olarak dizlerimin üstüne bırakıverdim. (Demek ki kitabı elimden bırakmam gerekiyormuş! :)) ) Gözlerim hâlâ kitaptaydı. Onları yazıların üstünden alıp doğruca yukarıdaki boş alana gönderdim. Bir süredir aklımda çimlenmeye durmuş olan düşünceleri bu boşluğa serpmeye başladım. Bir kitap dilinin, kendisinden bambaşka birer disiplin olan sinema ve fotoğraf sanatı ile benzeşmesi ne ilginç. Sonra fotoğraf sanatı ile resim sanatının da birbirlerine çok yakın iki disiplin oldukları geldi aklıma. Ressamların her bir fırça darbesi değil midir koskocaman bir tabloyu meydana getiren? Ve renkler değil midir?.. Bu darbeler için özellikle seçilmiş renkler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu detayları bütünlediğimiz zaman resmin tam kendisine ulaşmış oluyoruz. Bu ulaşma işlemi de görsel algımızla oluyor. Göz ve ışık yolu ile yaptığımız algılama ile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat söz konusu olduğunda, biz bu algılama yeteneğimizi daha çok görsel materyalleri algılarken kullanıyoruz. Örneğin bir resme, bir fotoğrafa, bir filme bakarken… Oysa orada yaptığımız şey salt görmekten ibaret değildir, gördüğümüzü düşün yolu ile de alımlarız. Gözün ilettiğini aklımız kendi yetisince alır ve tanımlar. Görsel algı ve düşünsel algının birlikteliğidir bunu yapan. Resim, fotoğraf, film gibi doğrudan göze hitap etmeyen bir sanat yapıtı (örneğin öykü, roman, şiir) söz konusu olduğunda ise, onu görsel değil de doğrudan düşünsel algılarımızla alımladığımızı düşünürüz. Çünkü orada bir görüntü değil yalnızca harfler vardır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bunun aksini duyumsatan betimleme gibi anlatımsal ögelerle görsel algımızın harekete geçmiş olduğunu ayrımsadığımız anlar olur elbette. Gözümüzün önüne bir sahne gelmiştir ve o biçimli sahne üzerine akıl yürütmeye başlamışızdır. Çoğu zaman farkına varmayız oysa. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu görsel detaylı kitapların başında (benim için) Yaşar Kemal’in kitapları geliyor. Gözle görünür bir atmosferle örüyor yapıtlarını Yaşar Kemal. Ve bolca betimleme tekniği kullanıyor. Derinliği hedeflerken detaylandırma yoluna gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yaptığı şey bir yere kadar, belli bir ölçüsü var onun. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Şu anda okumakta olduğum Tracy Chevalier’in İnci Küpeli Kız'ı ise, onun yapıtlarının daha da ötesinde. Arkadaşıma da söylemek istediğim gibi; tam bir görsel detaylar bütünü. Baştan sona dek görsel bir anlatım,“önce göze, ardından beyne giden”… Sanki bu kitabın her bir sayfasını ve neredeyse her bir söz öbeğini doğrudan beynimizle algılamıyoruz da önce gözümüzle algılıyor, sonra beynimizi devreye sokuyoruz. Kitabın sayfalarında bir resim, bir fotoğraf, bir film gibi gözle görünür bir görüntü olmasa da gözler doğrudan devreye girerek bu görüntüyü anında okurun önüne getiriyor ve algılama işlemi için, beyne, kitap sayfalarındaki harfleri değil de bu görüntüleri gönderiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu kitap için “kitap okuyorum” değil, “kitap izliyorum” dememiz gerek. Kitap da izlenir miymiş! :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kitabın rastgele bir sayfasını açıp ilk paragraftan başlayarak bütün sayfayı aşağıya yazmak istiyorum. Sizler de bu bölümü okurken şu sorunun sizdeki yanıtını arayın lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduklarınız önce beyninize mi gidiyor yoksa gözlerinize mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama önce romanla ilgili şu detayı da paylaşmalıyım. Bu roman ünlü ressam Vermeer’in İnci Küpeli Kız tablosundan yola çıkılarak yazılmış. Vermeer’in tablosundaki harikuladelik ile yazarın dilindeki bu görsel detaycılık, bir ressamla bir yazarı nasıl da ortak paydada buluşturuyor. İkisinin de yaptığı detay işçiliği ve öncelikle göze hitap etmeyi hedeflemek. Yalnız ressamla yazar mı? Resimle roman da ortak paydada... Bu da ayrı bir ilginçlik değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte 18. sayfa:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt;&lt;em&gt;“İçlerinden en büyüğü, içi oyuk bir çubuğun ucuna yerleştirilmiş bir deniz tarağı kabuğunun arasından üfleyerek baloncuklar çıkarıyordu. Bu oyuncağın bir benzerini babam bize de yapmıştı. Ötekiler de, uçuşan baloncukların arasında koşuşturup zıplıyordu. Kucağında bebek olan kız fazla hareket edemiyor ve balonu üfleyen kızın yanında oturduğu için ancak bir iki baloncuk yakalayabiliyordu. En küçükleri, en sonra ve en uzakta oturuyordu ve baloncuklara ulaşma şansı yoktu. İkinci küçük çocuk ise en hızlı olanıydı ve baloncukların peşinden koşarak ellerini çırpıyordu. Dört çocuk içinde, en parlak saçlı olanı oydu, saçlarının rengi, arkasındaki duvarın tuğlaları gibi kırmızıya çalan bir kızıldı… Kucağında bebeği tutan kızla içlerinden en küçük olanının saçları ise, annelerininki gibi sarı renkli ve kıvırcıktı. En büyük kızın saçlarıysa, babasınınki gibi koyu kızıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık saçlı kızın, eliyle baloncuklara vurmasını izledim, baloncuklar, evin önüne köşegenler hâlinde dizilmiş ıslak, gri ve beyaz renkli yer karolarının üzerine düşer düşmez onları patlatıyordu. Ele avuca sığmaz bir çocuk olduğunu düşündüm. “Baloncukları yere düşmeden patlatırsan daha iyi olur” dedim. “Yoksa yerleri yeniden fırçalamak gerekir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük kız, baloncuk üflediği çubuğunu indirdi. Hepsinin de kardeş oldukları konusunda insanda kuşku bırakmayan dört çift göz aynı anda bana baktı. Her birinde, anne ve babalarının çeşitli özelliklerini görüyordum –şurada gri gözler, orada açık kahverengi gözler, kemikli yüzler, sabırsız hareketler.&lt;br /&gt;“Sen yeni hizmetçi misin?” diye sordu en büyük kız.&lt;br /&gt;Ben yanıt veremeden, “Bize seni beklememizi söylediler,” diye araya girdi açık kızıl saçlı kız.&lt;br /&gt;“Cornelia, git ve Tanneke’yi getir,” dedi en büyük kız ona seslenerek.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Chevalier, Tracy. İnci Küpeli Kız. Bilge Kültür Sanat. 10. baskı. İstanbul&lt;/span&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dip not:&lt;/strong&gt; Kitabı okumam henüz bitmedi. Bittiğinde konusuyla ve içeriğiyle ilgili düşüncelerimi ayrı bir yazıyla paylaşmak istiyorum. Bu da ikinci bir yazının konusu olsun.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1758493585895488785?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1758493585895488785/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/gorsel-detaylar-butunu-inci-kupeli-kz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1758493585895488785'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1758493585895488785'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/gorsel-detaylar-butunu-inci-kupeli-kz.html' title='Görsel Detaylar Bütünü: İnci Küpeli Kız'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-6482800517037941661</id><published>2009-10-19T11:46:00.000-07:00</published><updated>2009-10-21T09:50:53.284-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Selçuk Baran ve Herta Müller'in Yollarının Kesiştiği Yerde Yayınevlerimiz!</title><content type='html'>&lt;a href="http://img524.imageshack.us/img524/4615/selcukbaran.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 159px; FLOAT: left; HEIGHT: 201px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5393545262344767810" border="0" alt="" src="http://img524.imageshack.us/img524/4615/selcukbaran.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Çok değil, daha iki yıl kadar önce, Selim İleri bir yazısında Selçuk Baran'ın unutulmuşluğuna dikkat çekmeseydi, Eşik Cini Dergisi de yazarı bir dosya konusu ile yeniden gündeme taşımasaydı, belki de Yapı Kredi Yayınları'nın dikkatini çekmeyecekti Selçuk Baran. Ve gözden yiten kitapları da yeniden basılmayacak, kitabevleri kitabını satamayacak, okur da onu hiç tanıyamayacaktı. İyi bir kalem için kendi adına ne büyük acı ve edebiyat adına ne büyük bir kayıp.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Onun yapıtlarını edebiyat dünyasına hevesle armağan ettiği günlerde, edebiyat dünyasının onu görmezden gelmiş olduğunu duyduğumuz an, edebiyat dünyasının acımasızlığı ile belki de ilk kez bu kadar ciddi biçimde yüzleşiyorduk.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;1988’de yayımlanan “Mor Hikâye” isimli kitabında;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bir an önce unutun beni. Tek istediğim, bir zamanlar yaşamış olduğumu unutmak.”&lt;/em&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;div&gt;diyordu Selçuk Baran. Belki de bu sözün etkisiyle hiç unutmadığını göstermek için, 1990'da arama gereği duydu Selim İleri. Argos için hikâye isteyecekti. Yıllar geçtikçe daha da içine kapanan Baran, uzunca zamandır hikâyelerini yayımlamaktan vazgeçtiğini iletti. Yazdığı, bitirdiği, yayımlamadığı çok hikâyesi vardı ama artık hiç birini yayımlamak istemiyordu. Aslında başka şeyler de istemiyordu. Bezgin, yorgun ve yılgın bir kadındı artık. Yine de Selim İleri'yi kırmamak adına “Arjantin Tangoları” isimli hikâyesini verdi. Selim İleri bu hikâyeyi okuduğunda inanılmaz güzellikte bir hikâye olduğunu düşündü. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu hikâyesi o dönem bir matbu yayında yer bulmuş olsa da, artık çoktan unutulmuş bir yazardı Selçuk Baran... Yazımın başında da dediğim gibi, ta ki iki yıl önce yeniden gündeme gelinceye dek. Neyse ki, birilerinin yayınevlerinin gözünün içine sokması ve büyük yayınevlerinden birinin kitaplarını basma gereği duyması ile, bugün has edebiyatı kollayan her okur Selçuk Baran'ı tanıma şansı buldu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.topnews.in/files/Herta-Mueller23526.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 177px; FLOAT: left; HEIGHT: 201px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5393545262344767810" border="0" alt="" src="http://www.topnews.in/files/Herta-Mueller23526.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Dünkü Hürriyet gazetesinde Özdemir İnce'nin Herta Müller'le ilgili yazısını okuyunca ülkemizde "yazara bakış"ın ne denli geri bir yolda ilerlediğini(!) bir kez daha gördüm. 97-98 yıllarında ülkemizde iki kitabı yayımlanmış olan Herta Müller, yazar olarak hiç mi hiç değer görmemiş. Ta ki bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü'nü alıp ülkemizde adını duyuruncaya dek. İnce, soyadı gibi bir de ince nükte ile durumu özetliyor. Artık büyük yayınevlerinden biri fark edip kitabını basar, diyerek. İronideki trajedi komediden daha ağır bastı benim için. Yapıtları ile edebiyat dünyasında derin izler bırakabilecek daha başka kaç yazar, yayınevlerinin ve edebiyat dünyasının umursamazlığı sonucu tarihin tozlu raflarında unutulup kalmıştır... kalacaktır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Özdemir İnce'nin yazısındaki şu bölüme iyice kulak verelim: &lt;span style="color:#003300;"&gt;&lt;em&gt;"Türkiye’de böyledir: Büyük kabul edilen yayınevleri tanınmamış yabancı yazarlarla hiç mi hiç ilgilenmezler. Yani yeni bir yazarı keşfetmeye kesinlikle yanaşmazlar. Ama küçük yayınevlerinin keşfettiği yazarları izlemekten de geri kalmazlar. Yazar tanınınca, ödül, Nobel falan alınca üzerine balıklama atlarlar. Küçük yayınevinin emeğini gasp ederler.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#003300;"&gt;&lt;em&gt;Sözünü ettiğim iki roman yayınlandığı zaman bizim edebiyat eleştirmenleri ve edebiyat yazarları kitapların değerini fark edemediler. Kitaplar hakkında, olumlu-olumsuz eleştirileri bir yana bırakın, tanıtım yazıları bile yayınlanmadı. Oysa ben Herta Müller’i TÜYAP Kitap Fuarı’na davet etmeyi, ettirmeyi bile düşünüyordum.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#003300;"&gt;&lt;em&gt;Kitaplar bir kez dağıtıldıktan sonra kitapçılar tarafından ikinci kez istenmedi ve depoda uyumaya başladılar. Telos Yayıncılık’tan 1999 yılı sonunda ayrıldım. Kitaplar kaderleriyle baş başa kaldı."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Herta Müller'in kitapları, ödül sonrasında hangi yayınevince basılacak, belli değil henüz. Ama tahmin etmek zor değil.&lt;br /&gt;Bekleyelim, görelim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12716364.asp?yazarid=72&amp;amp;gid=61"&gt;&lt;u&gt;Özdemir İnce yazısının tamamını okumak için tıklayın.&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;b&gt;Dip not:&lt;/b&gt; Böyle de dolambaçlı başlık olur muymuş, demeyin, oldu işte... :))&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-6482800517037941661?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/6482800517037941661/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/selcuk-baran-ve-herta-mullerin-yollarnn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6482800517037941661'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6482800517037941661'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/selcuk-baran-ve-herta-mullerin-yollarnn.html' title='Selçuk Baran ve Herta Müller&apos;in Yollarının Kesiştiği Yerde Yayınevlerimiz!'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2360529065522752318</id><published>2009-10-17T05:29:00.001-07:00</published><updated>2009-10-17T06:32:38.915-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Morgue Sokağı Cinayeti / Edgar Allan Poe</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Stm41wINCUI/AAAAAAAAAM0/s0of_xdMFHg/s1600-h/morguesokagi.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 246px; FLOAT: left; HEIGHT: 248px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5393545262344767810" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Stm41wINCUI/AAAAAAAAAM0/s0of_xdMFHg/s400/morguesokagi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu öyküyü çok uzun yıllar önce, ta ortaokul yıllarımda okumuştum. Bayılırdım dedektif konulu kitaplara. Bunun nedeni de TRT nin siyah beyaz ekranında o zamana dek bilmediğimiz bir meslek olan dedektiflikle ilgili filmlerin bolca yayınlanıyor olması ve bizim de bu filmleri büyük bir ilgi ve merakla izliyor oluşumuz idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morgue Sokağı Cinayeti’ni de aynı ilgi ve merakla almıştım elime. Ama öykünün girişindeki o uzunca tanımlama ve açıklama bölümü yok mu, nasıl bunaltmıştı beni. Dün akşam okuduğumda da aynı şeyi duyumsadım. Bir cinai öykü okumak, olayların akışına kapılmak ve dedektifle birlikte iz sürmek düşüncesiyle kitabı eline alıyorsun ama ne mümkün; sayfalar dolusu tanımlama ve açıklamayla yol aldıktan sonra ancak varabiliyorsun asıl okumak istediğin yere. Yazar girişe çözümleme ve beceriklilik üzerine, satranç, briç, hoyle gibi oyunlarla ilgili örnekler de vererek çok kapsamlı bir metin döşemiş, Bir türlü sadede gelemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Kemal’in Kalemler isimli öyküsünü okuduğumda da aynı sıkıntıyı yaşarım. Yaşar Kemal de girişte yaptığı çöplükler üzerine uzunca tanımlama ve açıklama yüzünden bir türlü asıl meseleye giremez. Maden ocağında, derinlerde yatan cevhere ulaşabilmek için ha bire toprağı kazmak zorunda kalan yılmaz bir işçi gibi, okur okur, öze gelmeyi beklerim. Nihayet asıl meseleye gelinmiştir ama yazar, öykünün devamında da zaman zaman bu tutumunu sürdürür ve okura bolca bilgiler verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa her iki öykünün asal bölümleri öyle mi?... o kadar sürükleyici ve o kadar okunasıdır ki, oralara ulaştığınızda sanki öyküdeki karakterlerden biri oluverir, öykünün sokaklarında hoplaya zıplaya dolaşırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki bu tür anlatım teknikleri artık edebiyatımızda hiç kullanılmıyor ve okur bu sıkıntılı bölümlerle daha fazla karşılaşmak durumunda kalmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Morgue Sokağı Cinayeti’ne ve yazarına kattığı ünvana…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polisiye roman tarihinin bu öykü ile başladığı ve (Voltaire’in 1748’de yayımlanan Zadig isimli kitabına ve bir Fransız Emniyet Bakanı olan Vidocq’un 1828’de yazdığı “Vidocq’un Yayımlanmamış Anıları” isimli öyküsüne rağmen) ilk dedektif öyküsünün bu öykü olduğu kabul edilir. Böylece edebiyat tarihinin ilk dedektifi de bu kitapla doğmuş olan C. Auguste Dupin olarak kabul görür. Ancak yoldan çevirdiğiniz insanlara “edebiyat tarihinde ilk dedektif” kimdir diye soracak olduğunuzda Dupin’den çok Sherlock Holmes adını duyarsınız. Arthur Connan Doyle’un Dupin’den esinlenerek yaratmış olduğu bu karakter, Dupin’den çok daha fazla ün kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dupin aslında profesyonel bir dedektif değil, karışık cinayetleri akıl yürüterek, tıpkı bir bulmaca çözer gibi çözmeye meraklı sıradan (ama entelektüel) biridir. Yalnızca Morgue Sokağı Cinayeti’nde değil, pek çok kitapta daha yer bulmuştur. Buna rağmen Holmes bu işi bir meslek olarak yapmaktadır ve bilimsel delillerden yola çıkarak sonuca varmaya çalışmaktadır. Bugün Holmes’un adına ödüller verilmesi, dernekler, kulüpler vb. kurulması ile birlikte daha çok kişi tarafından tanınıyor olmasının sebebi bu özellikleri olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Poe’nun, Dupin karakterini yaratırken kendinden yola çıkmış olduğu söyleniyor. Doğrusunu söylemek gerekirse öyküyü –çocukken okuduğumda fark etmemiştim ama- bu yaşımda okurken; yazarın hemen girişte çözümleme üzerine, uzun uzun, detaylı bir biçimde kesmiş olduğu ahkâmı ile, yaratmış olduğu karakterin çözümleme yetisine olan hakimiyeti arasında bir bağ kurdum. Çözümleme üzerine bu denli kapsamlı bir birikime sahip olan yazar ile öyküde çözümleyici konumunda olan karakter bu bağlamda birbirine çok fazla yakın. Bu karakter, başkalarınca da ileri sürüldüğü gibi, pekâlâ da Poe’nun kendisi olabilir. (Şimdilik bu teoriye duyusal boyutta bir destek verebiliyorum. Onun ötesinde saptadığım somut bir delil yok. Onu da antr parantez belirtmek isterim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim öykünün konusuna…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morgue Sokağı’nda yaşayan bir anne ile kızı bir gün ölü olarak bulunurlar. İkisi de hunharca öldürülmüştür ve katil/ler bir türlü yakalanamamıştır. Deliller yeterli değildir, ayrıca kimselerin olayla ilgili net bir bilgisi yoktur. Polisler yapmış oldukları tüm inceleme ve araştırmalara rağmen bir sonuca varamazlar. Ve bu işi kendine dert edinen C. Auguste Dupin adındaki bir aristokrat, suçun işlenme olasılıkları üzerine akıl yürüterek bu problemi çözmeye çalışır. Sonunda çözer de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vahşi cinayetleri işleyen aslında bir insan değil, bir denizcinin çok uzaklardan getirdiği, ancak cinayetin işlendiği gün kazara evinden kaçırdığı zavallı bir orangutandır. Ve katilin onun olduğu sonucuna ulaşmak hiç de kolay olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküde asıl verilmek istenen şey, yazarın en başta üstünde durduğu çözümleme ve beceriklilik kavramlarının bu olayda nasıl kullanıldığı ve böylelikle nasıl başarıya ulaşıldığı, diyebiliriz. Öykünün odak noktası suçlunun nasıl bulunduğu üzerine çünkü. Şimdi burada durup biraz düşünelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat bize yeni pencereler açan olağanüstü bir alan. Bir edebiyat yapıtı da her şeyden önce bunu temel alır, almalıdır. Edgar Alan Poe da bu öykü ile bunu çok güzel başarmış görünüyor. O, öyküdeki vahşetin duygusallığına yenik düşerek etik ve vicdani sorgulamalara meydan vermeden; öyküsüne yabancılaşarak, okuru bir çözümleme sürecine davet etmeyi, dolayısıyla akılcılığa katkı sunmayı hedeflemiş. "Akıl süzgecimizi daha başka nasıl kullanabiliriz?"in yollarını açmış. Bununla birlikte bir orangutanın ekseninde çizilen hayvani saldırı, insanoğlunun içinde taşıdığı ve fırsat bulduğunda hiç çekinmeden ortaya çıkarabildiği hayvansılığa da bir gönderme durumunda.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Öykünün yaratmak istediği etkiye ve hedeflediği amaca bakar mısınız? Bu öykü sıradan bir cinai öykü ya da vakit geçiştirmek için yazılmış üstünkörü bir fantazya değil. Bu gerçek bir edebiyat yapıtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben yazarın önünde saygı ile eğiliyorum. Her ne kadar öykünün başında o (benim için) sıkıcı olan bölümü yazmış olsa da… Ve her ne kadar yazar, öyküdeki kimi delilleri başlarda değil, ana karakterinin devreye girdiği süreçte ortaya çıkarmak gibi bir bencillik içine girmiş olsa da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ki bir kez daha okumuşum. (Kütüphanenin rafından çekip alan benim ellerim değil, belki de o ortaokuldaki, çocuk Ruşen’in elleri idi… Ona da teşekkür ederim ayrıca… İyi ki hâla benimle… :) )&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Poe, Edgar Allan. Morgue Sokağı Cinayeti. Notos Kitap Yayınevi. İstanbul. 2008.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2360529065522752318?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2360529065522752318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/morgue-sokag-cinayeti-edgar-allan-poe.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2360529065522752318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2360529065522752318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/morgue-sokag-cinayeti-edgar-allan-poe.html' title='Morgue Sokağı Cinayeti / Edgar Allan Poe'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Stm41wINCUI/AAAAAAAAAM0/s0of_xdMFHg/s72-c/morguesokagi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2826390101027860675</id><published>2009-10-16T07:38:00.000-07:00</published><updated>2009-10-26T09:58:01.601-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Düş Ekmeği / Oktay Akbal</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StiFsS9WDYI/AAAAAAAAAMs/3ARiKvAXcrk/s1600-h/dusekmegi.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 450px; FLOAT: left; HEIGHT: 265px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5393207549826043266" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StiFsS9WDYI/AAAAAAAAAMs/3ARiKvAXcrk/s320/dusekmegi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Roman, öykü gibi edebi türdeki bir kitabı okurken, yazarın o kitabı neden yazmış olduğuna dair doygun gerekçeler bulamazsam şu soruyu soruyorum: Yazar bu kitabı neden yazmış ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düş Ekmeği’nde de aynı şeyi düşündüm. Sahi Oktay Akbal bu romanı neden yazmış?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana göre bir kitap edebi kaygı taşıyorsa (ki bu kitabın başında roman yazıyor... demek ki bir edebi kitap!) o kitabın bir yazılış amacı olmalıdır; dikkat çekmek, farkındalık yaratmak, pencere açmak, sıradanlığın içinde gözden kaybolmuş olan detaylara ışık tutmak, sessizliğin sesi olmak gibi daha pek çok amaç sayabiliriz. Sonuçta önemli ve geçerli bir itkidir yazarı bir edebi yapıt üretmeye iten. Aksi halde hiçbir ayrıcalığı olmayan sıradan hallerin kitaplaştırılması, gereksiz yere ağaç kesimine sebep olur ki bu en başta doğaya ve insanlığa ihanettir. İşte bu yüzden okunduğunda okurun dünyasına katkı sunmayan, öylesine yazılmış kitaplara karşı oldum olası önyargılıyım. Yazarın bunu yapmaya hakkı olmadığını düşünürüm. Her aklı selim de kanımca böyle düşünür. Çünkü okurun zamanını çalmak da, bir ağacı boş yere yaşamından etmek de yazar duruşuna yakışmaz, yakışmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı kitapların, diğer kitaplardan ayrıştırılarak “edebi kitap” sınıfına alınmasının nedeni de bu. Yani belli bir amaca hizmet ediyor oluşları, bir başka deyişle; boş yere yazılmamış oluşları... Ve yazar bunu yaparken ne denli özgün, ne denli yetkin ve ne denli farklı bir yol çiziyorsa o denli yazar oluyor. Ancak bunu çürüten örnekler de yok mu? Var… Sıradanın, üstünde durulmaya gerek olmayanın, kimseleri enterese etmeyecek olanların sırça sözcüklerle ve dil oyunlarıyla anlatıldığı kitaplara da edebi kitap deniliyor. Yine popülizmin getirdiği avantajla kitapları çok satan ünlüler var. Çok satmak sanki önemli bir edebi kıstasmış gibi devam ediyorlar yollarına. Özellikle medya aracılığı ile halka “yazar” olarak lanse ediliyorlar. Kitapları da edebi bir yapıtmış gibi kabul görüyor. (Çok satan gerçek edebiyatçıları tenzih ediyorum.) Mankenlerin, şarkıcıların herhangi bir kitapla yazar ilan edilmeleri buna en güzel örnek. (Ülkem halkı çok fazla kitap okumadığı için de duyduğu-gördüğü ile bu kişileri yazar sınıfına alıp koyuveriyor. :(( Çünkü bir yapıtın edebi olup olmadığını kavrayabilmek için okurun algı ve beğenisinin çok çok yükseklerde olması gerek, gelin görün ki; büyük çoğunluğunun hiç okumadığı, okuyanlarının da büyük çoğunluğunun bir seçiciliğe sahip olmadığı ve önüne sürüleni kayıtsız şartsız kabul ettiği bir toplumda bu algı ve beğeni seviyesi nasıl yakalanabilir? ) Dolayısı ile edebi olanla olmayan birbirine karışmış durumda. Ve bu durumdan cesaret alan yazarlar(!) da mantar gibi bitivermekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar dediğimiz kişi, bu gerçekliğin farkında olan ve kalemine bu doğrultuda yön veren kişidir. Yazar; diliyle, anlattıklarıyla, biçemiyle, kullandığı tekniklere hakimiyetiyle ayrıcalıklıdır, onu “yazan” dan ayırıp “yazar” yapan da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksi halde eline kalemi alan herkes, sıradan yaşamları da başta olmak üzere, akıllarına eseni yazsın ve belli bir oyluma geldiğinde bir matbaa ile anlaşıp bastırsın. Adına da roman-öykü desin… Olacak şey mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düş Ekmeği, 17 yaşındaki bir gencin tutmuş olduğu günlük üzerine kurgulanmış bir roman. Romanın anlatıcı kişisi bu genç. Yazar, belli ki romanını bu gencin dilinden yazmak istemiş ve kurgusunu bu doğrultuda yapmış. Bu anlatım tekniği ve anlatıcı bakış açısı elbette ki yazarın kendi özgür seçimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatımdaki cümleler kısa, anlaşılır ve notlama biçiminde. Bu da günlük anlatımına uygun bir biçim. Dolayısıyla da romanın kendisine de son derece uygun. Ancak bunların dışında bir okur olarak beni rahatsız eden şeyler var romanda: En başta anlatıcının ruhsal yansımasındaki donukluk geliyor. Günlüğü tutan 17 yaşındaki genç, sanki gezi-gözlem-inceleme dersi için not alırmış gibi, uzaktan ve hiçbir şeyin derinine inmeyen bir bakış açısı ile tutmuş günlüğünü. Ne bir felsefik farklılık bulabiliyorsunuz, ne de karakter üzerine yapabileceğiniz psikolojik analiz için ipuçları… Son derece soğuk ve yüzeysel bir anlatım. Oysa günlük dediğimiz şey salt gözlediklerimizi yazdığımız notlardan ibaret değildir, en çok da olaylar ve durumlar karşısında duyumsadıklarımızı, aldığımız kararları, takındığımız tavırları, çoğu zaman içimizde kopan fırtınaları, sönen umutları, sevinçlerimizi, hüzünlerimizi, hüsranlarımızı daha pek çok şeyi yazarız. Sanki bir sırdaş gibi paylaşırız onunla herşeyimizi… Oysa bu kitapta bunların hiç biri yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun sorumlusu romanın anlatıcısı olan genç karakter değil elbette, yazarın ta kendisi. Karaktere günlüğü tutturan o çünkü, kitabı karakterin ağzından yazan da o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse, romandaki satır aralarında dolaşırken yazarın romandaki varlığı üzerine adım adım gidilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlükte ele alınanlar bu gencin içinde bulunduğu ilk gençlik döneminin getirdiği durumları kapsıyor. İlk aşkları, arkadaşlarıyla ve ailesiyle ilişkileri, gençlik bunalımları, cinsel dürtüleri ve deneyimleri, günlük ve geçmiş yaşantıları, edebiyat sevgisi, ilgi alanları, hobileri gibi son derece sıradan ve okuru enterese etmeyecek durumlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani bu saydıklarımın içinde özellikle ele alınmak istenen bir şey olur da yazar onun üzerine yoğunlaşır ve okuru o konuda düşünmeye iter… ama ne yazık ki böyle bir bulgu yok. Doğrusu çok şaşırdım. Günlüğün tutulduğu tarih 2. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği döneme denk geliyor. Okumam ilerledikçe yazar belki buna yoğunlaşarak savaşın kötücüllüğü ve genç bir erkek üzerindeki olumsuz etkisine eğilir, böylece de bu romanın yazılış amacını keşfetmiş olurum, dedim, nafile!... bu yönde de bir ilerleme kaydedemedim. Yalnızca kısacık bir radyo haberi ile geçiştirilmiş. Şaşkınlığım daha bir arttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatılanların önemsizliği de kitabı elinizden atıvermeniz için büyük bir sebep… Ama atmadım, sonuna dek okudum. İtiraf etmeliyim; sona geldiğimde, elindeki balonu sönmüş bir çocuk gibi öylece kalakaldım. Bu romanı yazarına yazdırmış olan tek bir amaç yoktu… Okurunu üstünde durmaya itecek tek bir çıkıntı, ayrıntı, kazıntı… hiçbir şey yoktu… Öylesine yazılmış bir roman işte… Öylesine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi Saçlı Kız ve Anne Frank’ın Günlüğü öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki kitap da gerçek bir günlüğün kitaplaştırılmış hali ama onları önemli kılan gerçekçilikleri değil, dikkat çektikleri durumlar ve baştan sona derin bir psikolojik analiz içermeleri. Her ikisi de okuruna bambaşka pencereler açar, bilmediği, görmediği kimi gerçeklerle yüzleşmesini sağlar. Oysa Düş Ekmeği bu amacı ıskalamış, hatta yazarının yazınsal bir kurguda nasıl yetersiz kaldığını da açık seçik ispatlamış. Bir yazar için üzücü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günlük sıradan bir günlük olmamalıydı. Ve yazar sıradanlığa zaman ayırıp okurunu da ortak etmemeliydi. Hele hele edebiyat tarihinde bu tekniğin romanda kullanılışı ile ilgili pek çok başarılı örnek varken elini böylesi bir taşın altına asla koymamalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabı aklayacak tek şey, kapağında yazan “Roman” teriminin bir an önce kaldırılması gerektiğidir.Onun yerine “Sıradan Bir Günlük” yazılırsa, kitap, daha bir anlamlı ve daha bir tanımına uygun olacaktır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dip not:&lt;/strong&gt; Bu kadar ağır bir değerlendirme yaptığım için çok üzgünüm… Amacım asla yazarı yermek değildi ama bir okur olarak izlenimlerimi paylaşmak da hakkım olmalı… &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Akbal, Oktay. Düş Ekmeği. Gendaş Yayınları. İstanbul. 1992.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2826390101027860675?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2826390101027860675/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/dus-ekmegi-oktay-akbal.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2826390101027860675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2826390101027860675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/dus-ekmegi-oktay-akbal.html' title='Düş Ekmeği / Oktay Akbal'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StiFsS9WDYI/AAAAAAAAAMs/3ARiKvAXcrk/s72-c/dusekmegi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-4496066989241280379</id><published>2009-10-15T07:58:00.000-07:00</published><updated>2009-10-15T10:16:17.569-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Çantada Keklik Kitaplar</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Stc42ZIgVZI/AAAAAAAAAMc/WuC8C4vYdIM/s1600-h/keklikkitaplar.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; FLOAT: left; HEIGHT: 267px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5392841585910109586" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Stc42ZIgVZI/AAAAAAAAAMc/WuC8C4vYdIM/s400/keklikkitaplar.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Çok kitap satın almanın şöyle bir de tuhaf etkisi var. Eviniz henüz okuyamadığınız kitaplarla dolup taşsa da bir süre sonra bu kitapları “nasılsa bir gün okunacaklar” babında tanımlayıp tabir-i caizse onları çantada keklik olarak görmeye başlıyorsunuz. Aslında bu düşünceye sevk eden ayrı bir etken daha var, o da; “artık uzunca bir süre kitap almamam gerek” düşüncesinin yarattığı korku.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne yani, artık canımın istediği başka bir kitabı okuyamayacak mıyım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç sesiniz ilk şamarı patlatıyor: “Nereye koyacaksın onca kitabı?”&lt;br /&gt;Bir garip hüzünle yüzünüz düşmeye başlarken sanki ayrı bir ruhla geri dönüyor iç sesiniz: “Sen de satın alma, ödünç al!”&lt;br /&gt;Bu kez gerçekliğinizin can sıkıcı sesi duyuluyor: “İyi ama ben kitap okurken sayfalara not almadan, satır altlarını çizmeden, oraya buraya işaretler koymadan okuyamam ki!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçiniz burkuluyor ve mahzunlaşıyorsunuz. Ardından sessiz bir kabullenişle, çantanızdaki kekliklerin dışındaki başka kekliklere ulaşmanın yolunun bu halinizden ödün vermekten geçtiğini ayrımsıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne yapayım! Ben de müsvedde defterime alırım notlarımı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işin de çözümü bulunmuş oluyor böylece… İlçe kütüphanesinin kapısını büyük bir sevinçle açıyorsunuz… Daha önce kaç kez gelmiştiniz… Bu küçümencik kütüphanede yeni kitapların çoğunu bulmanın pek de mümkün olmadığını biliyorsunuz bilmesine de… yine de bu yoksulluğun içinde okumayı çok isteyeceğiniz kitapların illa ki çıkacağı düşüncesi ile taramaya başlıyorsunuz tüm rafları. Her okuduğunuz kitap ve yazar ismi ile bol çağrışımlı düşüncelere dalarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bugün ben bu dejavuyu bilmem kaçıncı kez yaşadım. Marketten alış veriş yapıp çıktıktan sonra evime doğru yürüyordum ki, ayaklarım beni az ilerideki binanın kapısına sürükledi. Elimde poşetler, merdivenleri tek tek çıktım. Demir kapı aralıktı, usulca ittim. Hemen karşıdaki vestiyere elimdekileri bırakır bırakmaz dosdoğru raflara koştum. Gerisini hiç anımsamıyorum. :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıktığımda kol saatim, içeride yarım saatten fazla kalmış olduğumu söyledi. O öyle diyorsa öyledir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Stc5IpMJXRI/AAAAAAAAAMk/-d9akuOEo-4/s1600-h/yenikitaplar.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 318px; FLOAT: left; HEIGHT: 270px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5392841899457994002" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Stc5IpMJXRI/AAAAAAAAAMk/-d9akuOEo-4/s320/yenikitaplar.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Eve geldiğimde ilk işim yeni kitaplarımı okuma köşemdeki sehpanın üzerine yerleştirmek oldu. Hepi topu üç tanecikmiş getirdiğim... Çok mu? :) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Oktay Akbal’ın Düş Ekmeği’ni ilk sıraya koydum. En geç iki akşamda bitiririm sanırım. Ardından Poe’nun Morg Sokağı Cinayeti gelir. Tracy Chevalier’in İnci Küpeli Kız’ını ise öğle aralarındaki okuma saatime sakladım. Geriye, okuyup bitirince notlarımı burada paylaşmak kalıyor. E hadi ben başlayayım bir an evvel. Baksanıza Düş Ekmeği'ne... :))&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;(Geldiiiiimmm geldiiiimmm! &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Geldim, dedim ya!)&lt;/span&gt; &lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-4496066989241280379?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/4496066989241280379/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/cantada-keklik-kitaplar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4496066989241280379'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4496066989241280379'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/cantada-keklik-kitaplar.html' title='Çantada Keklik Kitaplar'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Stc42ZIgVZI/AAAAAAAAAMc/WuC8C4vYdIM/s72-c/keklikkitaplar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-6916005987237693025</id><published>2009-10-13T12:36:00.000-07:00</published><updated>2009-10-15T08:35:00.903-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Beni “Hay-on-Wye” paklar! :))</title><content type='html'>&lt;p align="left"&gt;&lt;a href="http://www.mmistanbul.com/media/sharedfiles/portfolio/400x300/businesswoman-question.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 175px; FLOAT: left; HEIGHT: 214px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388322641134791602" border="0" alt="" src="http://www.mmistanbul.com/media/sharedfiles/portfolio/400x300/businesswoman-question.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bir süre önce, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.mmistanbul.com/media/sharedfiles/portfolio/400x300/businesswoman-question.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;bu sayfada&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; dert yandığım problemime çözüm bulabilmiş değilim henüz. Evde yer bulamayan kitaplarımın durumu hâlâ meçhul. Arayış çabalarım devam ediyor ama… Bol bol düşünüyorum. Hatta “şöyle mi yapmalıyım, yoksa böyle mi yapmalıyım” gibi, beynimde düşünme egzersizleri yaparken hayal dünyamın kapılarını da çalıyorum bazen. :)) Örneğin bir kütüphane faresi olarak düşlüyorum kendimi. Veya bir kebikeç… Casper… Bütün ömrümü kitapların arasında geçirebilirim. :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne mümkün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha realist olmam gerektiği gerçeği yüzümde tokat gibi patlıyor bir süre sonra. Uygun çözümler üzerine yoğunlaşıyorum yeniden. Yine bol bol düşünüyorum. Kitapların bazılarını dağıtmak, artık hiç kitap almamak, kitapçıların önünden geçmemek gibi seçenekleri aklıma getirdiğimde ise, hiç üstlerinde durmadan belleğimin çöp sepetine atıyorum onları. Yeniden arayış içine giriyorum. Öyle ki, bu arayışların içinde “Hay-on-Wye”da yaşamak bile var. :))&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://www.maik-kirsch.net/HomepageClassic01/Hay%20on%20Wye%20view.JPG" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;a href="http://www.hay-on-wye.co.uk/images/map_uk.gif"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 160px; FLOAT: left; HEIGHT: 173px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388322641134791602" border="0" alt="" src="http://www.hay-on-wye.co.uk/images/map_uk.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Wye kıyısındaki Hay anlamına gelen Hay-on-Wye, Galler sınırına yakın bölgede, 13.000 nüfuslu küçücük bir İngiliz kasabası. Şimdilerde kocaman organizasyonlara ev sahipliği yapan bu kasabanın ilginç bir tarihi ve ilginç bir de özelliği var. Richard George William Pitt Booth adında bir İngiliz, 1961 yılında, 13. yüzyıla ait bir şatoyu satın alarak buraya yerleşir ve ilk kitabevini açar. Kasabadaki kiraların çok ucuz oluğunu keşfetmesi ile birlikte, düşünü gerçekleştirmeye karar verir. Bir kitap tutkunu olan Booth, daha başka evler de satın alarak bu küçücük kasabada tam 38 tane daha kitabevi açar. Böylece kasaba bu kadar çok kitabevi ile, sınırlarını aşan, büyük bir üne kavuşur. Dünyanın bir çok yerinden kitap meraklılarının akınına uğrar. Bu ilgi kasabayı o kadar çok mutlu eder ki, 1988’den beri süregelen Hay-on-Wye Kitap Festivali doğar. Artık dünyanın bir çok yerinden yazar, politikacı ve daha pek çok ünlü bu festivalle birlikte yöreye akın akın gelmektedir. (Geçen yıl bizden de Orhan Pamuk ve Elif Şafak gitmişti.) Şimdilerde festivalin alanı kasabadan taşmış, dünyanın başka başka yerlerinde de aynı festival düzenlenir olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img style="WIDTH: 276px; HEIGHT: 297px" src="http://lagondwanaland.com/SoulPublications/Town_of_Books/images/Hay-on-Wye_Book-Shops_06.jpg" width="271" height="591" /&gt; &lt;img style="WIDTH: 289px; HEIGHT: 298px" src="http://lagondwanaland.com/SoulPublications/Town_of_Books/images/Hay-on-Wye_Book-Shops_13.jpg" width="271" height="591" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Düşünün şimdi, buram buram kitap kokan bu kasabada yaşamak ne harika olurdu…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img src="http://graphics8.nytimes.com/images/2006/05/14/travel/14hay.3951.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Her kitap tutkununun aklından geçireceği gibi ben de kurdum bu hayali. Hayal bu ya; eşimle bir gün karar vermiş, Hay-on-Wye’a taşınmışız. :)) O, kasabanın futbol takımına antrenörlük yapıyor, çok meşgul… :)) Bense işsiz güçsüz, bol zamanlı kadının tekiyim. :)) Her sabah “o piti pitiden” çıkan kitapçı hangisiyse ona koşturuyorum hemen ve canımın istediği kitabı koltuğumun altına sıkıştırıp soluğu, benim gibi kitap tutkunlarının yanında alıyorum. Huşu içinde kitaplarımızı okuyoruz önce. Bitirdikten sonra üstüne sorular soruyor, yanıtlar arıyor, konuştukça konuşuyoruz. Önerilerde bulunuyoruz birbirimize. Yazarları çekiştiriyor, toplumsal ve siyasi arenadaki izlerini sürüyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ne güzel olurdu!…&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;a href="http://www.hay-on-wye.co.uk/images/map_uk.gif"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 301px; FLOAT: left; HEIGHT: 173px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388322641134791602" border="0" alt="" src="http://www.southamptonandportsmouth.co.uk/images/Wedding%20Marquee.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Evim de istiladan kurtulmuş olurdu böylece. Çünkü büyük bir çadır alır, okuduğum tüm kitapları bu çadırın içine tepeleme doldururdum. Kapısına da; “Dikkat! Bu kitaplar çok fazla okunmuştur! Sayfalarındaki curcunadan sıkılmayacaksanız istediğiniz kadarını okumakta özgürsünüz. Tek şartla; Okuduktan sonra lütfen yerlerine bırakın” yazardım. :)) Karşılık beklemeden, kasabaya ziyarete gelen konukların kullanımına sunardım. Kitap tutkunu, kitap tutkununun halinden anlamasın da ne yapsın... bir elin nesi iki elin sesi... üzüm üzüme... sakla samanı... :))))&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Bu problem de böylece çözülürdü… Bayıldım bu fikre…&lt;br /&gt;Ben biraz daha düşleyeyim… :))&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-6916005987237693025?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/6916005987237693025/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/beni-hay-on-wye-paklar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6916005987237693025'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6916005987237693025'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/beni-hay-on-wye-paklar.html' title='Beni “Hay-on-Wye” paklar! :))'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-7217625441772947794</id><published>2009-10-12T10:05:00.001-07:00</published><updated>2009-10-12T12:01:23.221-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Kirâze / Solmaz Kâmuran</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StNh-O4eDpI/AAAAAAAAAMU/tBkmueOg3Bw/s1600-h/kiraze2.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; FLOAT: left; HEIGHT: 221px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391760900667346578" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StNh-O4eDpI/AAAAAAAAAMU/tBkmueOg3Bw/s400/kiraze2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Hafta içi günlerimin öğle aralarına sıkıştırdığım ayrı bir okuma saatim var. 40-50 dakika civarı… Bu dakikalar için özellikle rahat okunabilecek, dikkatimi çok yoğunlaştırmayacağım, sürükleyici, çoğu zaman masalımsı romanları tercih ediyorum. Solmaz Kâmuran’ın “Kirâze”si de bu tercihle seçtiğim bir kitaptı. Ve bugün itibariyle Kirâze’yi okuyup bitirmiş bulunuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kirâze, İstanbul’a yerleşen Ester Kira adındaki Yahudi bir kadının ekseninde,1500’lü yıllarda İspanya’dan sürgün edilen Sefarad Yahudilerinin zorlu yaşamlarını ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kimi durumları konu edinen tarihi bir roman. Romana dair düşüncelerimi anlatmaya geçmeden önce yazarın dili üzerine yaptığım bir tespiti paylaşmak istiyorum. Ann Chamberlin’in “Safiye Sultan” serisi ile “Kirâze”yi okuyanlar da eminim bu tespiti yapmışlardır. Bu kitapların tamamı sanki aynı kalemden çıkmış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna sebep kuşkusuz Solmaz Kâmuran’ın anlatımı… Çünkü o Safiye Sultan kitaplarının da çevirmeni aynı zamanda. Bununla birlikte karakterler, zaman ve mekân da ortak olunca ortaya birbirine çok benzeyen iki kitap çıkmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman, 1492 İspanya’sının yahudi vatandaşlarına gösterdiği ayrımcı politikayı açımlayarak başlıyor. Buna sebep, dinler arasındaki güç dağılımında hristiyanlığın gücünü yahudiliğe terk ediyor olması.Yahudiliğin popülerleşmesi ile birlikte, otomatik olarak hristiyan halkın ve İspanya krallığının yahudilere karşı takındığı tavır da değişiyor ve bu durumun çözümü için, krallıktaki bütün yahudilerin hiç dönmemek üzere o topraklardan uzaklaştırılmaları gerektiği kararına varılıyor. Ve Sefarad Yahudilerinin zorlu göçleri de böylece başlamış oluyor. Kimileri yaya, kimileri atlı arabalarla olmak üzere 250.000 civarında yahudi yollara düşüyor böylelikle. Bunların bazıları yollarda telef oluyor, bazıları yurt sayacakları toprakları ararken orada burada kayboluyorlar, bazıları ise soluğu, kendilerine kapılarını karşılıksız açan Osmanlı İmparatorluğu’nun barışçıl topraklarında alıyorlar. Çünkü gitmek istedikleri diğer Avrupa ülkelerindeki kapılar yüzlerine birer birer kapanıyor, zira bütün Avrupa ülkeleri topraklarında bundan böyle hiçbir yahudiyi barındırmak istemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı’nın göstermiş olduğu bu hüsnü kabul ile yahudiler Osmanlı topraklarında yeni yaşam kurma arayışlarına giriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın giriş bölümü daha çok De Toledo ve Nahmiyas ailelerinin ekseninde kurgulanmış. Kitaba adını veren Kirâze’den, uzunca bir süre hiç söz edilmiyor. Kirâze’nin ortaya çıkışı ile birlikte konu Osmanlı İmparatorluğu’nun iç dünyasına doğru yöneliyor. Bu kez de sarayda dönen entrikalara, garip durumlara, ilişkilere ve iç-dış mihrakların imparatorluk üzerindeki gizli hesaplarına, manevralarına tanık oluyoruz. Bunların dışında kimi Avrupa ülkelerindeki benzer durumlara da değinilmiş romanda. Doğrusu bu kadar çok detayı okuyunca ve bu kadar çok kötücül olaylarla karşılaşınca “bu kadar da olmaz!” diyesi geliyor insanın. Böylece kitapta anlatılanların geçekçiliği üzerine bir sorgulamaya girişiyorsunuz. Sonuçta bu bir roman… bir kurgu… Karakterlerin yaşamlarının yanı sıra, Osmanlı sarayı ve Avrupa krallıklarıyla ilgili anlatılanların hepsi tamı tamına gerçek mi, yoksa yazarın yarattığı bir düşlem mi, diye bir ikilem içine düşüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vardığım sonuç şu; doğruluk payı olan noktalar çok fazladır muhakkak. Ama abartma, ekleme, değiştirme, dönüştürme gibi müdahalelerden payını alan şeyler de olmuştur. Belli ki iyi-kötü ayrımlı bir roman bu, iyiler tam iyi, kötülerse tam kötü olmak durumunda. Masallarda da böyle değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar sanki bunları düşünmemizi istemiyor gibi… Daha romanın başına şu bölümü eklemiş. Hem de John Sanderson’ın “Levant’ta Seyahat” isimli kitabından alıntı yaptığını imleyerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“"İstanbul'da büyük ticari itibar ve servete sahip seksen yaşlarında bir Yahudi kadın, bugün Sadrazam'ın Divanı'nın önünde öldürüldü. Harem duvarındaki bir pencereden Sultan III. Mehmed bu olayı seyretti. Kadının cesedi meydanlarda sürüklendi ve köpeklere yem yapıldı, aç hayvanlar onu hırıltılarla parçaladı. Kesik başı ve hatta mahrem yeri kazıkların ucunda sokaklarda dolaştırıldı. Vücudunun bazı parçaları da askerler tarafından gözdağı olsun diye ona rüşvet vererek makam sahibi olduğu söylenenlerin kapılarına asıldı./ Oğulları da aynı yerde öldürülüp cesetleri köpeklere atıldı. Ertesi gün de onlardan kalanlar yakıldı. Bütün bunlar, Valide Sultan'a karşı çıkan bir Sipahi isyanı sonunda oldu. Valide Sultan, tüm rüşvetlerini öldürülen yaşlı kadın aracılığıyla alıyordu. Kadının oğulları da İstanbul'un en varlıklı ve etkin tacirleriydiler. Servetleri milyonlarca Duka değerindeydi ve tabii ki bunların hepsi, onlar öldürülünce Sultan'ın hazinesine gitti."&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yazar, belki de çok önceden okumuş olduğu bu bölümden etkilenerek yapmıştır kurgusunu. Ve alıntıdaki bölümün detaylarını gerçek yaşamdaki birilerinden dinleme şansı bulmuştur. Bu roman da böyle ortaya çıkmıştır. Kim bilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte yazarın romandaki kurguya yedirmiş olduğu; yangın fırtınaları, depremler, veba ölümleri gibi kimi tarihi gerçekler de romanın gerçekçiliğini artıran ögeler. Ve Osmanlı tarihi, bir romana konu olabilecek denli bir dolu malzemeye sahip...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak; yazarın, tarihten gelen çoğu gerçekliklere yeni bir ruh vererek bu romanı kurguladığı bir gerçek. Tamamının inanılır olup olmadığı ise bir muamma. Öyleyse bu okurun tercihi olarak kalmalı…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kâmuran, Solmaz. Kirâze. İnkılâp Kitabevi. İstanbul. 2000.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-7217625441772947794?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/7217625441772947794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/kiraze-solmaz-kamuran.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7217625441772947794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7217625441772947794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/kiraze-solmaz-kamuran.html' title='Kirâze / Solmaz Kâmuran'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StNh-O4eDpI/AAAAAAAAAMU/tBkmueOg3Bw/s72-c/kiraze2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-5353502861396932139</id><published>2009-10-10T02:35:00.000-07:00</published><updated>2009-10-12T10:28:53.857-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Yazmak Eylemi / Ferit Edgü</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StBVgVeyZfI/AAAAAAAAAL0/nNSxQRHudLM/s1600-h/yazmakeylemi.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 384px; FLOAT: left; HEIGHT: 317px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5390902767972935154" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StBVgVeyZfI/AAAAAAAAAL0/nNSxQRHudLM/s400/yazmakeylemi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yoğun geçecek bir gün olsa da güne kuramsal bir kitapla başlamakta yarar var, diyerek elimi Ferit Edgü’nün “Yazmak Eylemi” isimli kitabına uzattım bu sabah. Şimdilik kitabın tamamını okumaya zamanım yok. Çünkü az sonra Keşan’a doğru yola çıkacağım. Bu kısacık zamanda kitaptan ne alabilirsem kazanç olacak ama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta baştan sona dek bir konu bütünlüğü olmadığı için okuma eylemimi bir yerlerde kesip bırakmam çok kolay. Hatta kitabı bir orasından bir burasından okumak da mümkün. Zira kitap birbirinden farklı 101 kısa metinden oluşuyor. Ama bu metinlerin konusu tek ve ortak... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu kitap bir bakıma şu sorunun da yanıtı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir görüntüyü, bir yaşantıyı, bir durumu, bir olayı kaç kez yazabiliriz? Kaç farklı biçimde?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferit Edgü, bu sorunun yanıtını bu kitapta 101 örnekle veriyor: Onun amacı (kendi deyişiyle); okuyucuya, bir olayın, birden çok yazım olanağının olduğunu göstermek. “101 metin yazdım” diyor Edgü, “1001 metin de yazabilirdim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politik bir konu seçmiş. Bunu gerçekleştirirken söz konusu eylemden yana ya da ona karşı bir bakış açısıyla yola çıkmadığını, bir olayın farklı biçemlerini Türkçenin olanakları içinde anlatmak gibi bir deneyi öncelediğini söylüyor yazar. Bu deneyimin bir belgeleme, bir döküm elde etme işi olduğunu vurguluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu; gerçek yaşamdan alınmış bir olay… O dönemde yaşayanlar anımsarlar. 14 Şubat 1980 Perşembe günü, İstanbul'un birçok semtinde dükkânlar kepenk açmamıştı. Bu olay, belli bir gün, esnafı kepenk kapatmaya zorlayan devrimci bir eylemin sonucuydu. İşte Ferit Edgü bu kitabında, bu olaydan yola çıkıyor ve bu olayı 101 değişik biçimde anlatıyor. Onları farklı kılan ise kullanılan farklı anlatım teknikleri, farklı biçemler ve farklı bakış açıları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmayı sevenler için başucu kitabı olmaya aday bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte kitaptan birkaç örnek:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt;NOTLAMA (Sayfa 9) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt;&lt;br /&gt;Beyoğlu. Tüm dükkanlar kapalı. Hemen hemen tümü. Açık olanlar yalnız banka ve sinemalar. Anarşistlerin marifetiymiş. Esnafı tehdit etmişler. Esnaf da korkmuş, açmamış kepengi. Bugünkü gazetelerde konuyla ilgili bir haber yok.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu metin kitaptaki ilk örnek metin. Başlığından da anlaşılacağı üzere bir kâğıda düşülen kısacık notlar gibi, bütünlüklü bir öz ama kısacık değiniler biçiminde yazılmış.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt;TEKİL KİŞİ (sayfa 14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıktım. Dolaştım. Ara sokaklarda. Ana caddede. Hemen hemen tüm dükkânlar, mağazalar kapalıydı (bir hazır giyim mağazası dışında). Yalnız bankalar ve sinemalar açıktı.&lt;br /&gt;Ben de bir sinemanın 14:00 matinesine gittim. Berbat bir filmdi.&lt;br /&gt;Sinemadan çıktıktan sonra, Ahmet’le karşılaştığımda öğrendim kapatma eyleminin nedenini.&lt;br /&gt;Ayrıldıktan sonra kendi kendime sordum: Bu Ahmet de, onlardan mı, yoksa polis mi? Yalnız nerde ne olduğunu değil, ne olacağını da bilir her zaman. Bu kaçıncı!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu metin de yine başlığından anlaşılacağı üzere benöyküsel yani birinci tekil şahıs bakış açısı ile yazılmış bir metin. Tamamen o anı yaşayan ve bilen birinin kendi bakış açısı ile… Bu metnin hemen yan sayfasında ise aynı metnin senöyküsel yani ikinci tekil şahıs bakış açısı ile yazılmış ikinci bir versiyonu var. &lt;em&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt;“Çıktın. Dolaştın” (…)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; diye başlıyor. Bu bakış açısı da ikinci kişiyi çok iyi bilen bir bakış açısı. Metindeki anlatıcı etkisini hemencecik nasıl da değiştiriyor! Bir sonraki sayfada ise yine aynı metnin elöyküsel yani üçüncü tekil şahıs bakış açısı ile yazılmış üçüncü versiyonu var. Bu kez de&lt;em&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt; “Çıktı. Dolaştı” (…)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; diye başlıyor metin. Bu anlatıcı da olayları ve karakterleri gören, bilen üçüncü bir göz konumunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bakış açılarına güzel bir örnek teşkil edecek iki ayrı metin daha var kitapta. Zamanım kısıtlı olduğu için metinleri buraya yazamıyorum. Ama kitabı okuyanlar sayfa 26 ve 27 de bunu görecekler. Birincisi olaylara kendi penceresinden, kendi algılama yetisi ve kendi duygu-düşünceleri ile bakan tamamen öznel bir bakış açısını ifade ediyor. Ki metnin adı da bunu imler biçimde; ÖZNEL.. İkincisi ise tarafsız, objektif ve daha geniş açıdan bir bakışın anlatımı. Adı; NESNEL… 28. sayfada ise yine başka bir bakış açısı örneği var. Yine metin başlığına isim olmuş; KAÇIKSI bir bakış açısı bu. Aynı olayı bu kez kaçık ruhlu birinin dilinden dinliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt;EĞRETİLEME (Sayfa 33)&lt;br /&gt;Kaptansız bir gemideyiz. Hiç kimse nereye gideceğimizi bilmiyor.&lt;br /&gt;Amaçsızca gökboşluğunda kanat çırpan kuşlar gibi ordan oraya gidiyoruz. Ama çaldığımız tüm kapılar kapalı. Vardığımız her yer, boyumuzu aşan bir duvar. Deliksiz taş bir duvar. Ardında nelşer olup bitiyor, bilen yok.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu metin de başlığından anlaşılacağı üzere eğretileme tekniği kullanılarak, edebi bir biçemle yazılmış. Tamamen üstü örtük sözcükler, net ve açık değiller. Okur sözcükleri, söz öbeklerini tek tek kaldırarak altındaki anlama kendisi ulaşmak zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine buna benzer bir metin daha var. Metin baştan sona simgelerle yazılmış. Okur bu simgeleri bulup arkasındaki gerçekliğe yine kendisi ulaşmak zorunda. Metnin başlığı da bunu imler biçimde zaten; SİMGESEL…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt;SİMGESEL (sayfa 63)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bir mezbaha bu kent. Her gün büyükbaş, küçükbaş hayvanlar kesiliyor. Binlerce kilo et, sakatat dağıtılıyor ve bunlar tükeniyor. Sonra yenileri geliyor. Bu kesimin, kan dökümünün sonu gelmiyor. Halkın hemen hemen tümünün etobur olması dolayısıyla kentin mezbahaları ve kesimler yetersiz kalıyor.&lt;br /&gt;Kendi büyük bir mezbaha olan bu kentin bir çok yerindeki dükkânlar bir gün kapanı verdi. Kendiliğinden, sanki sihirli bir el değmişti.caddeler, sokaklar, sessizliğe büründü. Vitrinler aydınlanmadı. Sokağa çıkanların sayısında bile bir azalma olduğu söyleniyor. O gün, kenditn mezbahalarında ne kadar kan aktı bilmiyoruz. Ancak, dükkânların kapalı olması dolayısıyla et, kelle, yürek, beyin satışlarının durduğu bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ve iç monologa güzel bir örnek. Bu yazının da son örneği olsun. Bu kitaba bir başka yazıda yeniden dönebilmek dileğiyle…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333399;"&gt;İÇ KONUŞMA (sayfa 65)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;… şaşırmıştım öylesine garipti ki ilkin hiç bir şeyden haberim olmadığı için fakat anlamıştım sanırım ancak ne zaman ki tümü kapalıydı bilmiyorum olağanüstü anlamıştım ancak solcular mı sağcılar mı yoksa esnafın bir gösterisi mi bunu öğrenmem daha sonra ve tabii hiç bir şeyi değiştirmedi Aysel’e uğradığımda anlattım ve hadi çıkıp bir gezelim dedi oysa ben sıcaktı evi bir kuş yuvası gibi bu soğuklarda evi sıcak olan o çıktık ve sonra döndük ona olağanüstü bir başka durumdan söz ettim o gün az önce karar almıştım gidecektim nereye bilmiyorum ama kararımı almıştım ve gidecektim belki daha sıcak belki daha rahat ama neresi bilseydim ona yalnızca gideceğimi bu olağanüstü kararı aldığımı Aysel dinlemedi bile elinde sıcak konyak kadehi göğüslerini okşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İç monolog tekniği ile bilinç akışı tekniği çoğu kez birbiri ile karıştırılır. Kitapta bilinç akışı tekniğinin uygulandığı başka bir örnek de var. Buraya yazmak için artık zamanım kalmadı... Kitaba ulaşanlar 11. sayfadaki BİLİNÇ başlıklı metni okuyarak ikisi arasındaki ayrımı netleştirebilirler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dip not:&lt;/strong&gt; Bu kısıtlı örneklerin dışında kitapta ; şaşkınlık, kaygı, film öyküsü, devrik, dolaylı, gerçeküstücü, politikacı, olumsuz, kızgın, militan, aforizmalar, söylenti, roman, rapor, masal, telgraf, günlük, mektup, röportaj, mani gibi bambaşka biçem, teknik ve bakış açısı örnekleri bulmak mümkün. Ben bir yazı işçisi olarak kitabı çok sevdim. Yazmaya hevesli herkese şiddetle tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Edgü, Ferit. Yazmak Eylemi. 7. baskı. Sel Yayıncılık. İstanbul. 2008.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-5353502861396932139?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/5353502861396932139/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/yazmak-eylemi-ferit-edgu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5353502861396932139'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5353502861396932139'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/yazmak-eylemi-ferit-edgu.html' title='Yazmak Eylemi / Ferit Edgü'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/StBVgVeyZfI/AAAAAAAAAL0/nNSxQRHudLM/s72-c/yazmakeylemi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-310676603397426688</id><published>2009-10-09T11:00:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T01:25:44.713-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Benim Yazarım: Virginia Woolf'/><title type='text'>Bir Kadın Olarak...</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Ss96tzqbT7I/AAAAAAAAALs/SX240BbrQTs/s1600-h/VirginiaWoolf.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 278px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5390662206366633906" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Ss96tzqbT7I/AAAAAAAAALs/SX240BbrQTs/s400/VirginiaWoolf.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;"Bir kadın olarak ülkem yok.&lt;br /&gt;"Bir kadın olarak hiçbir ülkeyi istemiyorum.&lt;br /&gt;"Bir kadın olarak benim ülkem bütün bir dünyadır."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Virginia Woolf&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-310676603397426688?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/310676603397426688/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/bir-kadn-olarak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/310676603397426688'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/310676603397426688'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/bir-kadn-olarak.html' title='Bir Kadın Olarak...'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Ss96tzqbT7I/AAAAAAAAALs/SX240BbrQTs/s72-c/VirginiaWoolf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2340565280974898256</id><published>2009-10-06T11:58:00.000-07:00</published><updated>2009-10-11T04:38:06.507-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Tarih Meraklılarına Müjde</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.fromoldbooks.org/pictures-of-old-books/pages/img_7378-stack-of-books/img_7378-stack-of-books-q67-303x500.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 290px; FLOAT: left; HEIGHT: 450px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388322641134791602" border="0" alt="" src="http://www.fromoldbooks.org/pictures-of-old-books/pages/img_7378-stack-of-books/img_7378-stack-of-books-q67-303x500.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;"&lt;/em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;Türkiye'de yalnızca tarih kitapları satan bir kitabevi var mı? Var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadıköy Moda’da geçenlerde açıldı... Moda ve Bahariye caddelerinin kesiştiği noktada, Moda Caddesi 104’te açılan &lt;strong&gt;“Tarihçi Kitabevi"&lt;/strong&gt; baştan aşağı eski - yeni tarih kitaplarıyla dolu. Eski bir turizmci ama müthiş bir tarih meraklısı olan Necip Azakoğlu, kâr beklentisi olmayan bu girişimin nedeni sorulduğunda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Delilik, diyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yararlı bir delilik... Mekânın ikinci katı da tarih araştırması yapacak gençlere ayrılmış durumda. Necip Bey’in yardımcısı Eda Özcan da bir tarih öğrencisi ve araştırmacısı... Kitabevi tarih meraklılarını bekliyor..."&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Melih Aşık&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;em&gt;(Milliyet, 4 Ekim 2009)&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2340565280974898256?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2340565280974898256/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/tarih-merakllarna-mujde.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2340565280974898256'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2340565280974898256'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/tarih-merakllarna-mujde.html' title='Tarih Meraklılarına Müjde'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8627702677546070867</id><published>2009-10-03T03:41:00.000-07:00</published><updated>2009-10-06T13:16:25.489-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Ben bir “kitap alma bağımlısı"yım!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sscq5MAIq7I/AAAAAAAAALc/mqpTa_4rGpU/s1600-h/kitaplar1.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; FLOAT: left; HEIGHT: 250px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388322641134791602" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sscq5MAIq7I/AAAAAAAAALc/mqpTa_4rGpU/s400/kitaplar1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ben çocukken evimizin üst katındaki odalardan biri çalışma ve okuma odası idi. Odanın üç duvarı raflarla kaplıydı ve rafları tıka basa kitapla doluydu. Bu da yetmezmiş gibi eski valizlere, kolilere istiflenmiş başka kitaplar odanın ayrı bir köşesinde dururdu. Tanıdığımız hiç kimselerin evinde olmadığı kadar kitap… Buna sebep babamdı tabii. Tam bir kitap kurduydu. (Seksenbeşine yaklaştı, hâlâ da öyle…) Ablalarımla aramda çok yaş farkı olduğu için onların ilgi alanları ve eğitim seviyeleri farklıydı, bu yüzden evimizde her yaşa uygun kitap bulmak mümkündü. Ansiklopediler, bilim-fen ağırlıklı akademik kitaplar, romanlar, dergiler, babamın sahaflardan özellikle topladığı ya da yurt dışına çıktıkça getirdiği “sears” adındaki kataloglar, ev dekorasyon kitapları, ders kitapları, devasa sözlükler (çok kalın ve kocamandılar, çocukken bana devlerin sözlükleriymiş gibi gelirlerdi :) ), cep foto romanlar, çizgi romanlar daha neler neler… Ha unutmadan… Bu odamızın adı da “küçük oda” idi. Çok da küçük olmasa bile evin en küçük odası olduğu için almıştı bu adı. Ön tarafındaki balkona yakın küçük bir bölümünü, iki karışlık duvarla ayırmıştı babam, plan çizim masasını ve işi ile ilgili materyallerini ayrı tutardı burada… Hemen ötesinde annemin gözü gibi baktığı rengarenk çiçeklerle dolu, misafir odasının (o zamanlar salon denilmezdi, misafir odası idi adı) önünü de kaplayan upuzun bir balkon vardı. Odadaki ahşap sandalyelerden birine kurulur, kitaplarla bilmediğimiz diyarlara yolculuklara çıkardık. Bu küçük, sevimli, sıcacık odamızda… Ne büyük şansmış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sabah, küçük odamızı anımsadım. Artık yok. Çünkü artık çok uzaklarda, kendi evimdeyim. Ve kendi evimde böyle bir şansım yok. Ama babamdan aldığım kitap tutkusu hâlâ tam gaz devam ediyor. Hâlâ kitap alıyorum durmadan… Ve hâlâ okuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları düşünürken mutfakta, küçük elektrikli aletleri koyduğum dolabı kestirdim gözüme, aletleri bir yerlere tıkıştırıp yeni aldığım kitapları oraya dizsem, olur mu?.. En son televizyon dolabının sağını solunu, üstünü altını doldurmuştum. Eşim bu görüntünün ilk fırsatta normale döndürülmesi gerektiğini sık sık tekrarlayıp duruyor. Şimdi mutfaktaki planımı duysa çıldırır eminim… Bir sabah kızarmış iki dilim ekmek hayaliyle elini dolaba uzattığında, ekmek kızartma makinesi yerine George Orwell’in 1984’ünü ya da Edith Wharton’un Masumiyet Çağı’nı tutmayı kim ister? Edebiyat tarihinin en güzel kitaplarından ikisi olsalar bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatilden dönerken sırt çantamın tamamının kitapla dolu oluşu epeyce sorun olmuştu zaten. Kütüphanemi sırtımda gezdiriyormuşum! İyi ama… Yola çıkarken yalnızca iki kitapla çıktım diye gittiğim yerlerde başka kitap alıp okumayacak mıyım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buldukça aldım ben de… (Salt şimdi olduğu gibi değil hem de daha öncekiler gibi) Ama abarttım sanırım… Abartıyorum ben bu işi. Hangi koşulda olursam olayım kitapçılardan kesinlikle elim boş çıkmıyorum, çıkamıyorum. Evimde henüz okunmaya zaman bulunmamış bir yığın kitap varken bunu hiç aklıma dahi getirmeden, gelse de umursamadan aldıkça alıyorum. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Nakit alımların dışında özellikle kredi kartına yapmış olduğum alışverişlerde üç basamaklı rakamların hesap ekstresinde en az birkaç satırı işgal etmiş durumda olması. Evimize günlük giren ekmek sayısının belki de on-onbeş katı kadar kitap giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evim şu anda kitaplar tarafından istila edilmiş durumda. Kitaplıklar ve koridora yaptırdığım raflar hariç, daha başka nerelerde olduklarını siz tahmin edin. Yazın başında çok göze batmasınlar diye iki büyük koliye tıkıştırdıklarımı arka, kapalı balkona istiflemiştim. Yetmemiş! Yine de her yer kitap!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için bir uzmana gitmeme gerek yok. Teşhisi kendim koyabiliyorum. Ben bir “kitap alma bağımlısı”yım. Ve artık geldiğim nokta dışımdaki alanı ve insanları da rahatsız eder boyutta. Ekonomik götürüsü de cabası. Ve ben ne yazık ki tek kitabını dahi başkalarına veremeyecek denli cimri biriyim (kitap konusunda). Üstelik okurken kitapların canını çıkarıyorum. Her sayfaya düştüğüm okuma notlarım, altını çizdiğim satırlar, oklar, yıldızlar, renkli kalemlerle işaretlediğim, ilgimi çeken yazımsal ve anlatımsal üsluplar, teknikler, farklılıklar… Bazen bir sayfanın tüm boşluklarını doldurduğum oluyor. Bakkal Mahmut Efendi’nin veresiye defteri benim kitaplarımdan çok daha düzenlidir eminim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SscrLndNsRI/AAAAAAAAALk/PZ2Yzn8XEx8/s1600-h/kitaplar2.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 250px; FLOAT: left; HEIGHT: 328px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388322957742158098" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SscrLndNsRI/AAAAAAAAALk/PZ2Yzn8XEx8/s400/kitaplar2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Geçen gün kızım geldiğinde Mrs. Dalloway’i okumak istedi.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ama daha ilk on sayfaya gelmeden kitabı elinden bıraktı. Sayfalardaki curcunadan yorulduğundan, bu karalamaların okumasındaki sürekliliğe engel olduğundan şikayet etti. Yani ben kitaplarımı birilerine versem de alanlar okurken bunalacaklar zaten. Vermemin hiçbir anlamı yok. Ki zaten o notlara zaman içinde yeniden dönüp bakma adına hiçbir kitabımı vermem, veremem. Ama bundan sonra kitap da almam diyemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumayı istediğim o kadar çok kitap var ki!&lt;br /&gt;Ve kitapçı raflarında gülümseyip el sallayan o kadar çok kitap daha göreceğim ki!&lt;br /&gt;Öfffff ve de pöffff!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8627702677546070867?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8627702677546070867/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/ben-bir-kitap-alma-bagmlsym.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8627702677546070867'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8627702677546070867'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/ben-bir-kitap-alma-bagmlsym.html' title='Ben bir “kitap alma bağımlısı&quot;yım!'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sscq5MAIq7I/AAAAAAAAALc/mqpTa_4rGpU/s72-c/kitaplar1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-6189522467706093684</id><published>2009-10-02T13:53:00.000-07:00</published><updated>2009-10-07T01:31:25.364-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Unutmadan!</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 143px; FLOAT: left; HEIGHT: 222px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380915411480622466" border="0" alt="" src="http://www.ilknokta.com/urun/Y/9755100237.jpg" width="142" height="281" /&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bir süre önce &lt;/span&gt;&lt;a href="http://rusendefteri.blogspot.com/2009/09/yoldan-gecen-oykuler-nazl-eray.html"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;burada&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; Nazlı Eray külliyatına giriş'im ile ve okuduğum ilk Nazlı Eray kitabı ile ilgili bir yazı yazmıştım. Ancak kitabı okumam yarım kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz haftalar Erdek'te tatilde iken Nazlı Eray'ın "Yoldan geçen Öyküler" kitabının devamını okuyabildim ve kitabı bitirdim. Bu kez okuduğum öykülerle ilgili elimde okuma notlarım yok ne yazık ki. Ama unutmadan kısacık da olsa bu notu düşmek istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazlı Eray öykü dünyamızın özgün ve farklı bir kalemi. Bu kitabında fantastik sürprizlerin yanı sıra kendi usundaki Ankara'ya dair çok şey saklı. Belli ki Ankara onun için çok önemli... her öyküsünde bambaşka köşelerine değinecek kadar. Ve bunu gözümüzün içine sokmuyor yazar. Durumların ve olayların içine yedirerek yapıyor, tıpkı öykülerin diğer bileşenlerinde olduğu gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az şaşırtmıyor okuru.... Ve az düşündürmüyor... Okunmalı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-6189522467706093684?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/6189522467706093684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/unutmadan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6189522467706093684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/6189522467706093684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/10/unutmadan.html' title='Unutmadan!'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2820009112437409570</id><published>2009-09-26T06:05:00.000-07:00</published><updated>2009-10-01T04:36:07.375-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Metinlerarasılık mı, İntihal mi?</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 240px; FLOAT: left; HEIGHT: 250px" src="http://2.bp.blogspot.com/__iHzedtY3VA/SbCVXSOai8I/AAAAAAAABbc/sNafHYNntyg/s320/question_markWinCE.jpg" width="240" height="250" /&gt;&lt;br /&gt;Ben hâlâ metinlerarasılık ile intihal (aşırma) arasındaki ayrımı netleştirebilmiş değilim. Bir şair, başka bir şairin dizesini birebir alıp italik yazı ile veya tırnak işareti ile ayrıştırmadan kendi dizelerinin arasında kullanıyorsa yaptığı şey metinlerarasılığa mı girmeli, intihal olarak mı görülmeli anlayamıyorum. Bu konuda kesin bir çizgi de yok. Metinlerarasılığın disiplini irdelendiğinde kullanıcının niyeti kadar farklı anlamları taşıdığı görülüyor, öyle ya postmodern edebiyatın pastiş, kolaj, parodi gibi bir yığın anlayışı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan intihal kavramı kendi anlamını daha bir netleştirmiş: TDK sözlüğüne göre; &lt;em&gt;“(İntihal: Aşırma), bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wikipedia’da şöyle diyor:&lt;em&gt; ““Bırakılan cisimler yere düşer" veya "II. Dünya Savaşı 1945'de sona erdi" gibi cümlelerde kaynak gösterilmemesi intihal sayılmaz. Zira bu tür yaygın bilgileri, gerçekleri içeren cümleleri yazan kişi, bunları bulan, ilk düşünen ve ortaya koyan kişi olduğu izlenimi yaratmaz.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murathan Mungan’ın “Yaz Bitti” şiiri ile Ülkü Tamer’in “Yazın Bittiği” isimli şiirinin ilk dizeleri aynı. Tek farkla… Dizenin ilk harfi Mungan şiirinde küçük harfle yazılmış, Tamer’inkinde ise büyük harfle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;“YAZ BİTTİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazın bittiği her yerde söylenir”&lt;br /&gt;(...)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;(Mungan, Murathan, “Yaz Geçer”. İstanbul: Metis Yayınları, 2001)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;“YAZIN BİTTİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazın bittiği her yerde söylenir”&lt;br /&gt;(…)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;(Tamer, Ülkü, “Yazın Bittiği”. Memet Fuat. Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi. s. 574)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 133px; FLOAT: left; HEIGHT: 184px" src="http://img.sabah.com.tr/i2/y/1602_192x260.jpg" width="163" height="224" /&gt;&lt;br /&gt;Her iki şiirde ortak olan bir şey daha var. Şiirin başlığının şiire kattığı anlam ve şiirde üstlendiği görev… Başlıklar farklı olsa da, başlık anlam olarak şiirin ilk dizesi gibi kullanılmış ve bu dizeye bağlanarak geçişli bir dize elde edilmiş. (Başlık her iki şiirde de, şiirin ilk dizesinin öznesi konumunda.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da demek oluyor ki; bu iki şiir arasındaki benzerlik salt ilk dizenin ortaklığından ibaret değil. Şairlerin başlığa ve ilk dizeye yükledikleri görev ve anlam da birbirleriyle aynı. Bu metinlerarasılık olamaz elbette. Olsa olsa tekniklerarasılık bir durum… :)) Ki bir şiirin hem ilk dizesinin ta kendisini, hem de bu dize ile bu dizeye bağlı başlığın üstlendiği teknik görevi alıp kendi şiirinde birebir kullanmak esinlenmeden, etkilenmeden, öykünmeden ve metinlerarasılıktan apayrı bir durum olsa gerek. Bunun adı taklit ve kopya olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki bu dize Haydar Ergülen için de albenili bir dize olmuş. Aynı dizeyi “Eylül” şiirinde &lt;em&gt;‘Yazın bittiği her yerde söylenir’se*&lt;/em&gt; biçiminde kullanmış Ergülen. Buradaki kullanımın nasıllığını açımlamakta yarar var. Alıntıdan da anlaşıldığı gibi şair bu dizeyi tırnak içine almış ve dize sonuna yerleştirdiği yıldız işareti ile, şiirin sonunda bu dizenin kime ait olduğunun açıklanacağını imleyerek dizenin alıntı olduğunu bir kez daha teyit etmiş. Şiirin altına da dizenin sahibinin ismini yazarak şair sorumluluğuna son noktayı koymakla kalmamış etik bir davranış da sergilemiş. Mungan’ın şiirinde ise bunların hiç biri yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi aklıma şu soru takıldı: Ergülen, Tamer’in dizesini alırken bunun metinlerarasılık değil de intihal kapsamına gireceğini mi düşünüyordu da alıntıyla ilgili imlemeleri yapmakta yarar gördü? Bir edebiyatçı neyin intihal neyin metinlerarasılık olduğunu bilebilecek yetkinliktedir, öyle değil mi? O halde Mungan bu yetiden uzak mıydı, yoksa bu detayı hiç önemsemedi mi? Bununla birlikte bu durumu şair özgürlüğü olarak mı algılamalıyız? Yoksa bu algı yalnızca bir sığınak mı? Çatısı olmayan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkü Tamer’in dizelerinin başka bir şair tarafından kullanılması örneği bununla sınırlı değil. Minicik değişikliklerin ve dönüştürümlerin olduğu, tamamen alıntı dizeleri çağrıştıran başka örnekler de var. Özellikle İlhan Berk şiirlerinde. (Kaynak: Asım Bezirci - Hayri K. Yetik)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Büyür uykusunda İstanbul”&lt;/em&gt; (Tamer, Ülkü, “Soğuk otların Altında”. 1959)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Büyük uykusunda İstanbul”&lt;/em&gt; (Berk, İlhan, “Otağ”. Gergedan Yayınları. 1961)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Birdenbire yüzüm eskidi”&lt;/em&gt; (Tamer, Ülkü, “Soğuk otların Altında”. 1959)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Birdenbire yüzümüz eskidi”&lt;/em&gt; (Berk, İlhan, “Otağ”. Gergedan Yayınları. 1961)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Yay çeken dağlıları bulun bana”&lt;/em&gt; (Tamer, Ülkü, “Soğuk otların Altında”. 1959)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Dağlarda yay çeken dağlılar”&lt;/em&gt; (Berk, İlhan, “Otağ”. Gergedan Yayınları. 1961)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Dün bazı ölümlere eğildin”&lt;/em&gt; (Tamer, Ülkü, “Soğuk otların Altında”. 1959)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bazı ölümlere eğildin”&lt;/em&gt; (Berk, İlhan, “Otağ”. Gergedan Yayınları. 1961)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Çekilir kepengi denizin”&lt;/em&gt; (Tamer, Ülkü, “Soğuk otların Altında”. 1959)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Çekilir odaları denizin”&lt;/em&gt; (Berk, İlhan, “Otağ”. Gergedan Yayınları. 1961)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu örnekler yalnızca iki kitabın karşılaştırılması ile derlenmiş örnekler. Yalnızca iki kitapta bu kadar benzerliğin ortaya çıkmış olması dahi başlı başına düşündürücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi en objektif vizörden bakma zamanı.&lt;br /&gt;Bu dizeler Ülkü Tamer dizelerinin küçücük farklarla aynıları değil mi?&lt;br /&gt;Bu aynılık etik anlamda bir aşınmışlığa dikkat çekmiyor mu?&lt;br /&gt;Bu aşınmanın sorumlusu kimdir o halde?&lt;br /&gt;Bu ayıp kime, kimlere aittir?&lt;br /&gt;Buna metinlerarasılık demek yapılan ayıba ortaklık etmekle eşdeğer olmaz mı?&lt;br /&gt;Bu metinlerarasılıksa intihal, çalma, çırpma, aşırma kavramlarının karşılığı nedir o zaman?&lt;br /&gt;Uzattığınız şekerlikten bir-iki yerine bir avuç şeker alan, cebini doldurduktan sonra, bir daha bir daha gelen misafir çocuğu hoş görmek kadar engin bir hoşgörü ile mi bakmalıyız bu duruma?&lt;br /&gt;Edebiyat dünyasının halihazırda yapmakta olduğu şey yoksa bu mudur? Öyleyse bu yazıda benim işim ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şu var; Dünya ve Türk Edebiyatında intihal ile suçlanan o kadar çok yazar-şair var ki, intihal konusu gündeme geldiğinde “filanca şair/filanca yazar da yapıtında aynen böyle yapmıştı” denilerek aşırmaların çoğulluğuna, sahibin belirtilmediği örneklerin bolluğuna, dolayısıyla da bu durumun olağanlığına dikkat çekilmek isteniyor. Korkarım, intihal yapmış olmak bundan böyle edebiyatta önemli bir prestij göstergesine dönüşecek!&lt;br /&gt;Kor-ka-rım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruşen Ergün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2820009112437409570?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2820009112437409570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/metinleraraslk-m-intihal-mi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2820009112437409570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2820009112437409570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/metinleraraslk-m-intihal-mi.html' title='Metinlerarasılık mı, İntihal mi?'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__iHzedtY3VA/SbCVXSOai8I/AAAAAAAABbc/sNafHYNntyg/s72-c/question_markWinCE.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2800046927795827723</id><published>2009-09-26T05:39:00.000-07:00</published><updated>2009-09-27T06:54:13.429-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Yaz Bitti, Erdek-Balıkesir</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://img41.imageshack.us/img41/9192/yazbitti4.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 600px; HEIGHT: 398px" border="0" src="http://img41.imageshack.us/img41/9192/yazbitti4.jpg" width="600" height="398" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;kumsallar boş&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;deniz suskun&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;yapraklar sarhoş&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;hoş geldin &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;sonbahar, &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;geldin hoş!&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(Not: Bu bir şiir değil.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Yalnızca bir sesleniş... &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;O kadar! :) )&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2800046927795827723?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2800046927795827723/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/yaz-bitti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2800046927795827723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2800046927795827723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/yaz-bitti.html' title='Yaz Bitti, Erdek-Balıkesir'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-4009567851573377355</id><published>2009-09-13T04:39:00.001-07:00</published><updated>2009-09-13T12:22:14.275-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Yoldan Geçen Öyküler / Nazlı Eray</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SqzaDrO6NYI/AAAAAAAAAK8/y7xYpXw-X0Y/s1600-h/nazlieraykitaplari.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; FLOAT: left; HEIGHT: 139px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380915411480622466" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SqzaDrO6NYI/AAAAAAAAAK8/y7xYpXw-X0Y/s320/nazlieraykitaplari.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İki hafta önce bitirdiğim Nezihe Meriç külliyatından sonra, sıra Nazlı Eray külliyatına gelmiş görünüyor. Görünüyor diyorum, çünkü Nazlı Eray kitaplarını bir külliyat olarak okumayı planlamamıştım. Bir tesadüf sonucu gelişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekirdağ’a yolum düşünce, orada yaşarken müdavimi olduğum Eskici Kitabevi’ne uğramadan dönmem. Bu kez de öyle yaptım. Listemdeki kitaplarımdan bulabildiklerimi aldıktan sonra her zaman olduğu gibi ucuzluk raflarına bakmadan edemedim. Nazlı Eray kitapları ne zaman dönüp baksam diğer kitapların arasında göz kırpıp duruyordu. Ben de gözlerimi alamıyordum onlardan, dönüp dönüp bakıyordum. Fiyatları da çok uygundu. Hepsinden birer tane aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 100px; FLOAT: left; HEIGHT: 140px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380915411480622466" border="0" alt="" src="http://static.ideefixe.com/images/fuar2007/yazar/nazlieray.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Böylece Nazlı Eray külliyatına bir kapı aralamış oldum. Bundan böyle kalan kitapları almak/bulmak ve okumak şart oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldığım kitaplardan üçü roman, biri ise öykü kitabı. Bir öykücü olarak okuma serüvenime öykü kitabıyla başlamam elbette&lt;br /&gt;kaçınılmaz. :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusunu söylemek gerekirse daha önce öykülerinden bir kaçını internetten veya oradan buradan tek tek okuyabildiğim Nazlı Eray’ın tam bir öykü kitabını şimdiye dek hiç okumamıştım.. Merakla ve heyecanla sarıldım kitaba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 143px; FLOAT: left; HEIGHT: 222px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380915411480622466" border="0" alt="" src="http://www.ilknokta.com/urun/Y/9755100237.jpg" width="142" height="281" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kitabın adı; “Yoldan Geçen Öyküler”.&lt;/strong&gt; İlki 1987 yılında basılmış, elimdeki 1993 yılı üçüncü basımı… Kitabın iç kapağında “1988 Haldun Taner Öykü Ödülü” yazıyor. Ödüllü bir kitap dersem yanlış demiş olabilirim. Çünkü bildiğim kadarıyla o yıllarda bu ödül bir kitaba değil, yalnızca tek öyküye veriliyordu. Ödülü alan kitabın kendisi değil, kitaba ismini veren tek öykü olmalı. Yine de bunun böyle olduğundan emin değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce okuduğum öykülerinden Nazlı Eray’ın fantastik bir anlatımı olduğunu biliyorum. Kitaba başlarken aklıma bu detay geldi ve “bu kitapta da aynı fantastik dili ve ögeleri bulabilecek miyim acaba?” diyerek başladım okumaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kitabın ilk öyküsünün adı “İzmir”.&lt;/strong&gt; Öykünün ana karakteri Ankara’da yaşıyor. Öykünün geçtiği zaman dilimi bu karakterin yaşadığı bir günü kapsıyor. Konusu ise karakterin İzmir’e duyduğu yoğun özlem üzerine. Üstelik sevgilisi de yakın zamanda İzmir’e gitmiş, şiddetli bir İzmir susamışlığı var yani… Tema; özlem duygusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yazar beklentimi hemencecik karşılıyor. Baştan sona fantastik bir anlatımla kurgulamış öyküsünü. Karakter Ankara sokaklarında dolaşırken sık sık İzmir’i anımsıyor. Bu anlar hep fantastik bir üslupla çizilmiş. Öykü baştan sona fantastik örneklerle dolu. Beni en çok etkileyen bir örneği burada paylaşmak istiyorum. Aslında edebiyatta fantastik anlatımın pek fazla tutulmadığı söylenir çünkü edebiyatı hafiflettiği düşünülür ama yazar özellikle bu örnekle bu savı tamamen yıkmış. Çok ayrıksı ve özgün bir üslupla bir hayali dile getirmiş. Bir garsonun getirdiği tepside İzmir’i düşlemek ancak bu kadar farklı anlatılabilirdi. İşte kısa bir bölüm:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“(…) Hay hay buyrun, "dedim. Adam teşekkür edip karşıma oturdu. Garson belirmişti yanıbaşımızda.&lt;br /&gt;"Ne emredersiniz?" diye soruyordu.&lt;br /&gt;Adam:&lt;br /&gt;"Bir Adana " dedi.&lt;br /&gt;Garson bana baktı.&lt;br /&gt;Hiç duraklamadan: "Bir izmir," dedim.&lt;br /&gt;Garson gitti. Adam günlük gazeteyi açmış gözatıyordu...Adana kebabı göründü.&lt;br /&gt;Gazetesini katladı. Bana baktı. "Afiyet olsun, "deçlim. Yemeye başladı.&lt;br /&gt;Lokantanın arka tarafında bir gürültü koptu! İskeleye yanaşan bir vapurun düdük sesi dükkânın içini doldurdu. Hepimiz şaşkınlık içinde çevreye bakmıyorduk.&lt;br /&gt;Derken garson mutfak kapısından belirdi. Elindeki tepside, akıl almaz büyüklükte bir İzmir taşıyordu...&lt;br /&gt;Hemen anladım, fuar zamanıydı. Geceydi, binalar ışıl ışıl yanıyordu. Garson tepsiyi salladıkça Kordonboyu'ndaki deniz dalgalanıyordu...Bir iki kız dalgalardan ıslanıp Yunan&lt;br /&gt;konsolosluğunun oraya kaçıştılar. Limandaki gemiler tüm ışıklarını yakmışlardı. Tilkilik tarafından kabadayı naraları geliyordu.Tepsinin hareketinden; fuarın Basmane kapısının karşısındaki büyük kahvede tavla oynayanların pulları havada uçuşmuş, zarları birbirine karışmıştı...Sokak aralarındaki sarhoşlar daha çok yalpalamaya başlamışlardı. ‘O duvar senin, bu duvar benim!’ diye naralar atıyorlardı… Büyük Efes Otelinin restoranında servis yapan garsonların ellerindeki gümüşi tepsilerden bezelyeler dökülüyor, dilim dilim soğuk etler havaya fırlıyordu… Pastanelerdeki otomatik makinelerin içindeki limonatalar ve vişne suları, lodos denizi gibi dalgalanıp camekanlara çarparak köpürüyorlardı. (…)” (sayfa. 15. 16)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kitabın ikinci öyküsünün adı “Ödül”.&lt;/strong&gt; Öykünün ana karakteri bir yazar. Öykü onun diliyle anlatılıyor. Öyküyü okurken bu karakteri, yazarın kendisi ile özdeşleştirmek geldi içimden. Bu öykü de fantastik bir üslupla anlatılmış. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Binbir düşünce ile evinden çıkan yazar, bir süre sonra bir trafik kazası geçiriyor ve öbür dünyaya gidiyor. Öykünün fantastik seyri de burada başlıyor. Öbür dünyada Oğuz Atay, Sevim Ak, Sait Faik gibi yazarlarla karşılaşıyor yazarımız. Gerçeküstü biçimde seyreden anlatımların ardından öykünün sonunda yazarın ölmediği, hastanede yoğun bakımda olduğu anlaşılıyor. Bu arada öyküye adını veren “ödül”le ilgili ilginç değiniler de var. Sait Faik’in kendi ödülüne bakışı ve öykü karakterinin kendi adına konulması için vasiyet ettiği bir öykü ödülü üzerine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduğumda her yazar için ayrı ayrı ödül konulursa ödül mekanizmasının suyu çıkmaz mı, diye düşünmedim değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kitabın üçüncü öyküsü “Bir yağmur Sonrası” adını taşıyor.&lt;/strong&gt; Fantastik ögeler bu öyküde de mevcut. Hem de pek bir fantastik. : ))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykünün ana karakteri modacı bir kadın. Metin adında genç, mühendis bir sevgilisi var. Öykü, bu kadının tanışmak üzere sevgilisinin annesinin evine gitmesi ile açımlanıyor. Emekli subay olan eşini kaybeden kadın, çocuklarını toplumun kabul gördüğü biçimde okutmuş ve yetiştirmiş, içinde bulunduğu toplumun değer yargılarına uygun, mazbut bir yaşamı var. Ancak modacı kadından hiç istemediği bir gerçeği öğreniyor. Modacı kadın ve oğlu arasında bir aşk var ve üstelik oğlu bu kadından hamile… Yanlış duymadınız, öyküde bir erkek hamile. : ))) İlk bakışta absürd olduğu için yine fantazyanın hafifliğine düşen ve hatta postmodernizmin sınırlarında gezinen bir öykü izlenimi verse de, öykünün çemberinden çıkıp dünya üzerindeki kadın-erkek, kadın-kadın, toplum-insan ilişkilerini sorgulamaya kalktığınızda bu fantastik durum hiç de garip gelmiyor size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dördüncü öykü, “Özel Oda”&lt;/strong&gt; ise bir önceki öykünün devamı niteliğinde. Bu kez mühendis adamın yapacağı doğuma tanık oluyoruz, üstelik hastanede doğum yapacak olan diğer kişiler de erkek. “Aaaa bu kadar da olmaz” dedirten bir an. : ))) Yazarın, hamile erkeklerle ilgili verdiği çoklu örneklerle sanki okurunu bu duruma alıştırmak ister gibi bir hali var. Hamile erkekleri okuya okuya bir süre sonra bir erkeğin hamile kalmasını kanıksıyorsunuz ister istemez. : )))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki yazar bir önceki öyküsünde aklımızda oluşturduğu soruları bu öyküyle pekiştirmek hatta çoğaltmak istiyor. Belleklerimizi ters-yüz ederek dünyaya başka pencerelerden de bakabilmemize kapı aralıyor. Zaten var olanla yetinmeyip var olmayanın peşine düşmez mi fantazya? Sorgulama ve yargılama kanallarımızı harekete geçirmez mi? Yazar bu öykü ile bunu büyük bir ustalıkla başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Beşinci öykünün adı “İçerideki”.&lt;/strong&gt; Bu öyküde ise boş evlere girerek yaşamın anlamını arayan, Recep Eğilmez adındaki bir karakter konu ediliyor. Karakterin, gizlice evine girdiği bir başka karaktere yaptığı açıklamaya göre o evlere giriş nedeni şu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bakın, şimdi Ankara’dayız. Şu ara, bu blokları seçtim inceleme alanım olarak. Ortanın biraz üstünde halli vakitli insanlar oturuyor burada çoğunluk, öyle değil mi? Ama çok varlıklı olan yoktur. Varlıklı kimse blok apartmanda oturmaz. Ne bileyim, Gaziosmanpaşa’da villada oturur… Dıştan zilli, ana kapı kapalı. Diyafonla konuşuluyor filan… Zaten bana yaramaz, ilgi alanım değil. Ben şu günlerde, orta halli insanların, belirli bir aydın kesiminin, belki de burjuva kökenli orta hallinin yaşamını, yaşama karşı nasıl direndiğini, bu olayın 1986 Ankara’sında nasıl olduğunu merak ediyorum. (…)” (sayfa. 67.)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yazar, bu sorguyu aslında okura yaptırmak için seçmiş bu karakteri. Onun dilinden alıp kendi aklımıza takmamızı ve üstüne düşünmemizi istiyor. Öykü yazmadaki asıl amaç da bu değil mi? Okurun düşün mekanizmasını harekete geçirmek, görünenin görünmeyen taraflarının da görülebilmesi için karanlık tarafa ışık tutmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki yazarın yaşamını sürdüğü Ankara, onun tam da isteklerini karşılayabilecek boyutta değil. Amacı öykü karakterinin üzerinden kendi sıkıntısını dile getirmek ve okuru da bu sıkıntıyı kurcalamaya teşvik etmek. Ankara nüfusunun çoğunluğunu kapsayan orta halli ama belli bir aydınlığa ulaşmış, bazılarının kökeni burjuva olan bir tabakadan söz ediyor yazar. Ve bu öyküyle bu kesimin 1986 Ankara’sındaki yaşamı üzerine dikkat çekmek istiyor. Yalnız bu kadar mı? Tüm insanların yaşadıkları ülkelerdeki, kentlerdeki, kasabalardaki ve köylerdeki yaşamlarına dek uzanan, daha geniş alanlı bir dikkat çekme isteği bu. Her okurun kendi yaşam yerleşkesi ile ilişkisini sorgulaması için yakılan bir kıvılcım… Evrensel bir sorgulayım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altıncı öykü “Ziyaret” adını taşıyor.&lt;/strong&gt; Öykü, karakterin dilinden içinde bulunan ana dair ipuçları verilerek başlıyor. Sıradan bir gün. Yapılacak bir yığın iş var. Çalan telefonla öykü sıradanlıktan çıkıp fantazyanın kollarında buluyor yine kendini. Telefonun öbür ucundaki ses öykü karakterinin ölen anneannesi. Beş öyküden beri fantastik ögelerle haşır neşir olunca bu ayrıksılığı da sessiz bir kabulleniş ile içselleştiriyor ve okuma eyleminize devam etme kararı alıyorsunuz. “Öykü saçmaladı demek” gibi bir şansınız yok, çünkü gerçek yaşamda saçmalık olarak görülebilecek her şey Nazlı Eray öykülerinde gerçekliğe dönüşüyor ve aslında bu ögelerin öyküdeki anlam katmanları için kurulmuş birer paravan olduğunu ayırt ediyorsunuz. Evet… yazarın dili böyle. Böyle doğa üstü ögelerle kuruyor öykülerini ama öykülerindeki iletiler, çıkarsamamız gereken anlamlar tamamen dünyevi, bizden, bizi ilgilendiren şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir paravandan söz etmiştim ya, yazarın öyküsüne özellikle kattığı paravan… İşte öykünün sonuna gelindiğinde bu paravan iyice aralanmış oluyor. Öykü süresince ana karakterin ölü anneannesi ile yapmış olduğu konuşmalar bir fantazyadan çıkıp karakterin uykusunda görmüş olduğu bir rüya ile gerçekçi bir boyut kazanıyor. “Yazar paravanı fantastik bir girişle kurmuştu, peki neden kurdu?” sorusu ile baş başa kalıyorsunuz? Kuşkusuz bu yazarın kişisel tercihi, böyle fantastik bir girişle açmak istedi öyküsünü, öyle de yaptı. Benim kastettiğim, yani paravanın arkasındaki şeyler ise, karakterin ölü anneannesi ile geçirdiği zaman süreci içinde öyküye kattığı her bir veri. Düşünelim, en çok neler yazılıp çizilmişti? Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi sıkıntılar başta olmak üzere dönemin kimi durumlarına dikkat çekmişti yazar. İşte bu öyküyü yazdıran şey de bunlara çekilmek istenen dikkat... Ölü anneanne üzerinden okurun aklına girerek bu sorgulamayı aslında okurun kendisine yaptırmak. Belki de Nazlı Eray, kendi anneannesinin dirilip gelecek olsa, o anki dünyaya tanıklık ettiğinde hangi duygu ve düşünceler içinde olabileceğini hayal ederek kurmuştur bu kurguyu. Hatta karakterin uykuya dalış anındaki içsel konuşmaları da gerçeğin ta kendisi olabilir. Olamaz mı? Bizler de annelerimizin, babalarımızın, hatta ninelerimizin ve dedelerimizin yaşadığı yıllarla, şimdiki yılları karşılaştırmaz mıyız hiç, zaman zaman “ah anneannem şimdi kalksa da görse…” diyerek geçmişle şimdinin hesabını tutmaz mıyız? Yazar belli ki bu hesabı, bu öyküyü yazdırtacak denli içine dert olacak kadar tutmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yedinci öykünün adı Danışman.&lt;/strong&gt; Öykü bir merak duygusu ile başlıyor. Bu merak hem öykünün konusu ile ilintili, hem de okurun ilk elden duyumsadığı gizemin peşine düşme arzusu ile… Öykü karakteri adamın birine bir mektup yazmış, yanıtını merakla ve heyecanla bekliyor. Bazı tanıdıklarının da bu mektuptan haberi var ve ev halkı da adamla aynı heyecanı paylaşıyor. Okur olarak siz de ister istemez kendinizi aynı duygulanım içinde buluyorsunuz. Yazarın öykücülüğündeki ustalık burada da gösteriyor kendini… Kitabın yedinci öyküsüne hiç ara vermeden gelmiş olmama rağmen kitaptan kopamıyorum hala. Oysa öykü kitabı okumak çok risklidir. Birkaç öyküden sonra okur dikkatini ve ilgisini kolayca kaybedebilir ve belki de o kitabı bir daha hiç açılmamak üzere bir yerlere bırakabilir. Nazlı Eray bu öykü ile bu handikapı aşmış durumda. Mektup neden yazıldı, kime yazıldı, yanıt gelecek mi, gelecekse neler öğreneceğiz? gibi daha bir çok soru yanıtını bekliyor ve bu yanıtları öğrenmek için kitaba daha sıkı sarılıyorum. Daha ilk sayfanın sonunda yazar bu merakımı gidermeye başlıyor. Karakterin ağzından bu mektubun yazılış amacını vererek ve bu da yetmezmiş gibi mektubu olduğu gibi öyküsüne ekleyerek. İşte karakterin sözleri ve yazdığı mektup:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“(…) Sultan hisar’dan geçen hafta Loto’da iki milyar tutturan kırk iki yaşındaki aşevi garsonuna şöyle bir mektup yazmıştım:&lt;br /&gt;‘Sayın bayım,&lt;br /&gt;Candan kutlarım sizi. Paranızı güle güle harcamanızı dilerim. Gazetede özyaşamöykünüzü ilgiyle okudum. Sultanhisar’da simit ve gazete satarak geçirdiğiniz ilk gençliğiniz ve halen ifa etmekte olduğunuz aşevi garsonluğu görevi gerçekten şerefli, yüzakı ile yaptığınız işler…&lt;br /&gt;İstanbul’a bir kez gittiğiniz, İzmir’i iyi bildiğiniz, henüz bekar olduğunuz yazılı sizinle yapılan söyleşide. Yaşamı ve dünyayı az çok bilen bir insan olarak, size elinizdeki bu büyük para ile dünyanızı nasıl genişletebileceğinizi, paranın tılsımını en yoğun biçimde nasıl algılayabileceğinizi,‘milyarderlik stresi’ni nasıl atabileceğinizi, kısacı milyarder gibi yaşayabilmenin yollarını az buçuk aydınlatmamın sizin için çok yararlı ve lehinize olacağını düşündüm. Yani bayım, size bir tür DANIŞMANLIK teklif ediyorum… arzu ederseniz karşılıklı konuşabiliriz. Hizmetlerim karşılığında, hiçbir şey talep etmeyeceğimi baştan bilmenizde yarar görüyorum. Size milyarder gibi yaşamayı öğretmenin manevi hazzı bana yetecektir.&lt;br /&gt;Bana gelince milyarder falan değilim. İngiliz ve Amerikan eğitimi gördüm. Dünya kabuğunun üstündeki sayısız ülkenin çoğunu gezdim. Mesleğim yazarlık… Bilirsiniz pek para getirmez… Her neyse. Size yardımcı olabileceğimi sanıyorum. (…) (sayfa. 91-92)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Karakterin yaptığı açıklama ve bu mektup ile girişte yoğunlaşan merak duygum hafiflese de bu kez yeni sorularla yeniden hararetleniyor. Bu mektuba bir yanıt gelecek mi? Gelirse nasıl olacak? Ve bambaşka bir soru takılıyor aklıma: Danışman olmak isteyen kişi de bir zamanlar milyarder miydi? Belki de hala bir milyarder….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü çok fazla ilerlemeden mektuba bir yanıt geliyor. Hem de gayet içten bir yanıt. Bir süredir milyarderlik stresi içinde olduğunu söyleyen taze milyarder, içinde otobüs bileti olan bir mektupla danışmanı evine davet ediyor. Öykünün başından beri peşimi bırakmayan merak olgusu burada da baş gösteriyor. Gidecek mi, giderse neler olacak?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yazar öyküyü madem böyle bir yoldan götürüyor yolu tıkamak olmaz elbette, tabii ki milyarderin yanına gidiyor danışman. Gittiğinde de çok mütevazı bir ev ve adam buluyor karşısında. Rahat konuşabilmek için yakınlardaki Nyssa harabelerine gidiyorlar. Yazar öykünün bu bölümüne bu mekanı katmakla belli ki okurun aklında belli bir düşün kıvılcımı çakmak istiyor. Üzerinde artık yaşam olmayan, taşlarla kaplı, antik bir mekanda, kurulacak olan yepyeni, varsıl bir yaşamın üstüne konuşulacak olmasında bir gönderme olsa gerek. Her şeyin gelip geçici olduğuna, insanların ölümlülüğüne ve bir zamanlar görkemle inşa edilmiş olan mekanların şimdi birer mezardan farksız oldukları üzerine çekilmek istenen bir dikkat olmalı. Yazar bunu düşündürerek belki de okuru, varsıllığın getirdiği şaşaadan uzaklaştırıp yaşamdaki diğer mutlulukları düşünmeye, aramaya itmek istiyor. Öykünün ilerleyen bölümünde danışmanın milyarder adama sunduğu öneri ve öğütler varsıllığın maddeden ibaret olduğunu imler nitelikte. Önerilerin maddi şeylerle sınırlanmış olması özellikle bir şeylere dikkat çekmek için olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danışman görevini özenle yerine getiriyor. Dönemin varsıllarının sahip olduğu mülkiyete göre sıralıyor önerilerini. Varsıl yaşamın ayrıcalıklı hallerini gözler önüne seriyor. Boğaz’da bir ev, Bodrum’da bir yazlık, Vakko’dan birkaç takım elbise, pardösü, ayakkabı, kravat, gömlek vb, Mercedes ya da BMW olmak üzere son model bir araba, üniformalı şoför gibi tipik varsıl ayrıcalıkları… Ayrıca yeni yaşamın getireceği mutfak, gezi, eğlence gibi anlayışlardaki değişikliklere örnekler…Sosyal çevre… kadınlar… yurtdışındaki ayrıcalıklı mekanlar… örneğin kumarhaneler… Danışmanın anlattıklarından neredeyse başı dönüyor adamın, kendini bu yeni yaşam içinde hayal ediyor. Ve çok geçmeden danışmandaki gizemi fark ediyor. Böylece benim de sorumu somut bir yanıtla yanıtlamış oluyor. Danışman da bir zamanlar aynı yollardan geçmiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu detay, bu öyküyü Nazlı Eray’a yazdıran asıl sebebin ta kendisi. Çok paranın her şeyi değiştirebileceği ama her şeyi halledemeyeceğine üstü örtük bir vurgu… Yaşayan bilir... Bir bilene sormalı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ana dek tam yedi öykü okudum. Kitapta sekiz öykü daha var. Öyle görünüyor ki kitap beni sardı, sarmaladı, bırakmaya da hiç niyeti yok. Ama ben onu bir süreliğine sehpanın üzerine bırakmak zorundayım, günlük yaşamımın hayhuyuna karışma zorunluluğum için.&lt;br /&gt;Devamı en kısa zamana…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Nazlı Eray, Yoldan Geçen Öyküler, Can Yayınları, 3. Baskı, 1993, İstanbul&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruşen Ergün &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-4009567851573377355?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/4009567851573377355/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/yoldan-gecen-oykuler-nazl-eray.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4009567851573377355'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4009567851573377355'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/yoldan-gecen-oykuler-nazl-eray.html' title='Yoldan Geçen Öyküler / Nazlı Eray'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SqzaDrO6NYI/AAAAAAAAAK8/y7xYpXw-X0Y/s72-c/nazlieraykitaplari.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-5544454802844121463</id><published>2009-09-12T06:52:00.000-07:00</published><updated>2009-09-12T06:54:16.813-07:00</updated><title type='text'>Evzon Askerleri, Atina-Yunanistan</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://img195.imageshack.us/img195/1527/14ah.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 393px; HEIGHT: 405px" border="0" src="http://img195.imageshack.us/img195/1527/14ah.jpg" width="560" height="486" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-5544454802844121463?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/5544454802844121463/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/evzon-askerleri-atina-yunanistan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5544454802844121463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5544454802844121463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/evzon-askerleri-atina-yunanistan.html' title='Evzon Askerleri, Atina-Yunanistan'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-70221792741313852</id><published>2009-09-11T11:39:00.000-07:00</published><updated>2009-09-11T11:44:05.490-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Makedon Papaz ve Kızı, Yunanistan</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://img182.imageshack.us/img182/3550/12avf.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 295px; HEIGHT: 459px" border="0" src="http://img182.imageshack.us/img182/3550/12avf.jpg" width="560" height="486" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-70221792741313852?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/70221792741313852/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/makedon-rahip-ve-kz-yunanistan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/70221792741313852'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/70221792741313852'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/makedon-rahip-ve-kz-yunanistan.html' title='Makedon Papaz ve Kızı, Yunanistan'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8891257622361501506</id><published>2009-09-11T00:16:00.000-07:00</published><updated>2009-11-06T13:09:11.346-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Filmlerde Edebiyat İzleri'/><title type='text'>Edebiyat ve Sinema</title><content type='html'>&lt;a href="http://img204.imageshack.us/img204/8373/ylanldrseleryx9.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 344px; FLOAT: left; HEIGHT: 260px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379750050214306226" border="0" alt="" src="http://img204.imageshack.us/img204/8373/ylanldrseleryx9.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Edebiyat ve sinema arasındaki ilişki söz konusu olunca aklımıza en önce kitap sayfalarından beyaz perdeye aktarılan filmler gelir. Birbirinden bağımsız iki farklı disiplinin birbirleriyle etkileşim içinde kalarak gelişimlerini ve varlıklarını sürdürdüklerinin bir göstergesidir bu. Çünkü edebiyat her zaman sinema için besin kaynağı olmuştur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Çoğunlukla tek taraflı bir etkileşimdir bu. Roman ve öyküler başta olmak üzere pek çok edebi yapıt sinema sektörünce “senaryo hammaddesi” olarak görülmüş, beyaz perdeye aktarılmıştır. Özellikle Hollywood, çok satan edebi yapıtları işleyerek sinema sektöründe “edebi yapıtların sinemaya uyarlanması” alanında çığır açmıştır. Dünya geneline baktığımızda yapıtları sinemaya en çok uyarlanan isimlerin başında Shakespeare’in geldiğini görürüz. Üç yüz civarında yapıtı filmlere konu olmuştur. Yine Arthur c. Doyle, Dostoyevski, Ernest Hemingway, Gabriel Garcia Marquez, Flaubert, Proust, Alexander Dumas, John Steinbeck gibi ünlü isimlerin yapıtlarının da defalarca sinemaya uyarlanmış olduğu bir gerçektir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Türk sinema tarihine baktığımızda bu etkileşimin ülkemizde de yine aynı paralellikte gerçekleştiğini görürüz. Özellikle öykü dünyasının mihenk taşı kabul edilen isimlerin öykü ve romanları beyaz perdeye aktarılmış, edebiyat dünyasından bir çok isim film jeneriklerinde yer almıştır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ancak batıdakinden farklı olarak, ülkemizde sinemaya uyarlanan ilk yapıtlar Türk klasikleri olmamıştır. Sinema sektörümüz o yıllarda daha çok piyasa romanlarıyla beslenmiş, gereksinimini melodrama konu olabilecek ajitasyonu yüksek kitaplardan karşılamıştır. Ayrıca bu süreç içinde edebi değer taşıyan kitaplar göz ardı edilmiş, uyarlama sırasında bilinçli ve yöntemli bir değerlendirme de yapılmamıştır. Bu kategorideki kitapları araştırdığımızda karşımıza şu istatistiki bilgiler çıkar: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Muazzez Tahsin Berkant:&lt;/strong&gt; Bülbül Yuvası (1961/ ve 1970 /), Küçük Hanımefendi (1961 / ve 1970 / Ertem), Mağrur Kadın (1962), Çiçeksiz Bahçe (1963), Kezban (1961 ve 1968), Gençlik Rüzgarı (1964), Mualla (1964 ve 1971), Aşk ve İntikam (1965), Garip Bir İzdivaç (1965), Sevgim ve Gururum (1965), İftira (1968), Sabah Yıldızı (1968), Sarmaşık Gülleri (1968), Saadet Güneşi (1970), Aşk Fırtınası (1972), Bir Genç Kızın Romanı (1971) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Kerime Nadir:&lt;/strong&gt; Boş Yuva (1961), Şahane Kadın (1961), Aşk Bekliyor (1962), Esir Kuş (1962), Aşka Tövbe (1963 ve 1968), Hıçkırık (1965), Posta Güvercini (1965), Samanyolu (1967), Funda (1968), Uykusuz Geceler (1969), Son Hıçkırık (1971), Suya Düşen Hayal (1972), Günah Bende mi? (1969), Güller ve Dikenler (1970), Seven Ne Yapmaz (1970), Sisli Hatıralar (1972) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Esat Mahmut Karakurt:&lt;/strong&gt; Sokaktan Gelen Kadın (1961 ve 1984), Son Tren (1964), Kadın İsterse (1965), Allahaısmarladık (1966), Son Gece (1967), Dağları Bekleyen Kız (1968), İlk ve Son (1968), Kadın Severse (1968), Ömrümün Tek Gecesi (1968 ve 1984), Ankara Ekspresi (1970), Bir Kadın Kayboldu (1971), Vahşi Bir Kız Sevdim (1972), Ölünceye Kadar (1970)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İstatistiki verilerden de anlaşıldığı gibi piyasa romanı denilen türde Esat Mahmut Karakurt’un 14, Muazzez Tahsin Berkant ve Kerime Nadir’in de 16 kitabı beyaz perdeye uyarlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Birbirini yineleyen filmlerin arasında yer alan ve yine kitapları ilk kez sinemaya aktarılan yazarlar arasında da şu isimleri görürüz: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Peyami Safa:&lt;/strong&gt; Cumbadan Rumbaya (1961), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1967), Sözde Kızlar (1967), Sabahsız Geceler (1968), Cingöz Recai (1969) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Güzide Sabri:&lt;/strong&gt; Yaban Gülü (1961 ve 1970), Hicran Gecesi (1968), Ölmüş Bir Kadının Mektupları (1969) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Aka Gündüz:&lt;/strong&gt; Dikmen Yıldızı (1962), Üvey Ana (1967 ve 1971), Bir Şoförün Gizli Defteri (1967), İki Süngü Arasında (1973) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Melodram filmlerinin ağır bastığı bu dönemde, polisiye ve tarihi (kahramanlık) kitaplar da beyaz perdedeki yerlerini almaya başlamışlardır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Ümit Deniz (Polisiye) :&lt;/strong&gt; Ölüm Perdesi (1960), Sessiz Harp ( 1961), Azrail’in Habercisi (1963), Yakut Gözlü Kedi (1967) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Murat Sertoğlu (Tarihi – Kahramanlık):&lt;/strong&gt; Dağlar Bizimdir (1964), Atçalı Kel Mehmet (1964) &lt;/span&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Aptullah Ziya Kozanoğlu:&lt;/strong&gt; Kolsuz Kahraman (1966), Karaoğlan Geliyor (1972) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Piyasa romanları sinemaya kaynak teşkil etmeye devam ederken bazı yönetmenler Türk klasiklerini keşfetmeye başladılar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Ömer Seyfettin:&lt;/strong&gt; Kara Peçe (1970) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Halide Edip Adıvar:&lt;/strong&gt; Döner Ayna (1964), Vurun Kahpeye (1964 ve 1973), Sinekli Bakkal (1967) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Reşat Nuri Güntekin:&lt;/strong&gt; Dudaktan Kalbe (1965), Akşam Güneşi (1966), Çalıkuşu (1966), Bir Dağ Masalı (1967), Yaprak Dökümü (1967), Değirmen (1986) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Hüseyin Rahmi Gürpınar:&lt;/strong&gt; İç Güveysi (1970) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Halit Ziya Uşaklıgil:&lt;/strong&gt; Kırık Hayatlar (1965) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Türk klasikleri 60 lı ve 70 li yıllarda beyaz perdede kaynak olarak kullanımını devam ettirse de, yoğun bir biçimde kullanılmaları 1980 sonrasına denk gelmiş ve bu dönemde altın çağını yaşamıştır. Bu dönemi irdelediğimizde karşımıza şu istatistiki veriler çıkar: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Orhan Kemal:&lt;/strong&gt; Avare Mustafa (1961 ve 1980), Murtaza (1965 ve 1984), Vukuat Var (1972), Mahpus (1973), Sokaklardan Biz Kız (1974), El Kızı (1966) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Fakir Baykurt:&lt;/strong&gt; Yılanların Öcü (1961 ve 1985) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Necati Cumalı:&lt;/strong&gt; Susuz Yaz (1963), Boş Beşik (1969), Dila Hatun (1977), Mine (1982), Tutku (1984), Dul Bir Kadın (1985), Adı Vasfiye (1985)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Çetin Altan:&lt;/strong&gt; Mor Defter (1964) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Kemal Bilbaşar:&lt;/strong&gt; Cemo (1972) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Bekir Yıldız:&lt;/strong&gt; Bedrana (1974), Kara Çarşaflı Gelin (1975), Halkalı Köle (1986) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Yaman Koray:&lt;/strong&gt; Kanlı Deniz (1974) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Rıfat Ilgaz:&lt;/strong&gt; Hababam Sınıfı (1975), Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975), Hababam Taburu (1975), Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976), Hababam Sınıfı Tatilde (1977), Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor (1978), İbişi (1980), Hababam Sınıfı Güle Güle (1981) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Kerim Korcan:&lt;/strong&gt; Linç (1970) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Yaşar Kemal:&lt;/strong&gt; Urfa İstanbul (1968), Alageyik (1969), Ağrı Dağı Efsanesi (1975), Yılanı Öldürseler (1981) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Halikarnas Balıkçısı:&lt;/strong&gt; Yazgı (1976) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Osman Şahin:&lt;/strong&gt; Fırat’ın Cinleri (1977), Tomruk (1982), Derman (1983), Ayna (1984), Firar (1984), Gülüşan (1985), Kurbağalar (1985), Züğürt Ağa (1985), Su (1986) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Aziz Nesin:&lt;/strong&gt; Gol Kralı (1980), Zübük (1980) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Füruzan:&lt;/strong&gt; Ah Güzel İstanbul (1981) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Ferit Edgü:&lt;/strong&gt; Hakkari’de Bir Mevsim (1982) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Tarık Dursun K. :&lt;/strong&gt; Kurşun Ata Ata Biter (1985) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Pınar Kür:&lt;/strong&gt; Asılacak Kadın (1986) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Oktay Akbal:&lt;/strong&gt; Suçumuz İnsan Olmak (1986) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Muzaffer İzgü:&lt;/strong&gt; Üç Halka 25 (1985) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Yusuf Atılgan:&lt;/strong&gt; Anayurt Oteli (1986) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Görüldüğü üzere edebiyat tarihimizdeki bir çok değerli isim, yapıtlarıyla sinemada da yer bulmuşlardır. Bununla beraber bazı yazarlarımız edebiyatın dışına çıkarak senaryo yazımı ve film yönetmenliği ile de ilgilenmişlerdir. Sinema tarihimizde senaryo yazarlığını iş edinen ünlü edebiyatçılara da rastlarız. Örneğin; Nazım Hikmet ve Ali Kaptanoğlu takma adını kullanan Attila İlhan gibi…Yine kendi yazdığı romandan senaryo hazırlayarak kamera arkasına geçip kendi yapıtını beyaz perdeye aktaran Füruzan’ı bir kez daha anmadan geçmek olmaz. Işıl Özgentürk, İnci Aral, Feride Çiçekoğlu, Mehmet Eroğlu gibi yazarlar da yazma edimlerinin dışına taşarak sinema sektörünün içinde bizatihi yer almışlardır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Piyasa romanlarının piyasa filmlerini yaratmalarının dışında gerçek ve çağdaş yapıtların sinemaya kazandırılmış olması, yönetmenlerin edebiyata olan ilgileri sonucu gerçekleşmiştir. Nitekim edebi yapıtları sinemaya uyarlayan yönetmenlerin yaşam öykülerini incelediğimizde okumaya tutkun biçimde bağlı olduklarını görürüz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;1980 sonrası edebi yapıtların beyaz perdeye uyarlanmasına ivme kazandıran yönetmenlerin başında Ertem Eğilmez, Erden Kıral, Memduh Ün, Feyzi Tuna, Şerif Gören, Atıf Yılmaz, Nesli Çölgeçen, Ömer Kavur, Başar Sabuncu, Süreyya Duru ve Erdoğan Tokatlı gibi isimler gelmektedir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Edebi yapıtların sinemaya uyarlanması konusu dünyada halen tartışılan bir konudur. Pure Cinema (Saf Sinema) adındaki bir kuram edebi yapıt uyarlamalarının tamamının nitelikten yoksun olduğunu ve uyarlama işleminin hem edebiyata hem de sinemaya ihanet olduğunu varsayar. Kimi çevrelerce bu anlayış kabul görse de sinema ve edebiyat arasındaki alış veriş, sinemanın doğumundan bu yana halen varlığını sürdürmektedir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ülkemizde (bildiğim kadarıyla) henüz bir filmden kitaba uyarlanan herhangi bir yapıt mevcut değildir. Ancak dünyaya baktığımızda beyaz perdeden kitap sayfalarına aktarılmış bir çok filmi görmemiz mümkün. Matrix filmi konuya güzel bir örnektir. Film beyaz perdede izleyicisiyle buluştuktan sonra, üzerine bir çok yazı kaleme alınmış ve daha sonra William İrwin tarafından kitaplaştırılmıştır. Yine Spielberg’in “Saving Private I” isimli filmi, Max Allan Collins tarafından romanlaştırılmıştır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Filmden kitaba, kitaptan filme dönüşüm sürecini irdelediğimizde sinemanın edebiyattan daha fazla etkilendiğini görürüz. Bu ayrışımdan sinemanın edebiyattan aldığı kadar edebiyata katamadığı sonucu ortaya çıkar ki, bu durumu etkileyen faktörler daha geniş bir çerçevede ele alınarak bir başka yazıya konu olmalıdır. Çünkü dönüşümün tek taraftaki ağırlığının ekonomik, kültürel ve sosyolojik olmak üzere bir çok önemli nedeni vardır. Konu tüm boyutlarıyla ele alınıp üstüne sayfalarca yazılması gerekir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Edebiyat ve sinema arasındaki etkileşim yapıt uyarlama ile sınırlı değildir kuşkusuz. Her iki disiplin anlatım dili olarak da birbirlerini etkilemişlerdir. Bu etkileşimde de sinemanın aldıkları verdiklerinden yine daha çoktur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İki ayrı sanat dalının birbiriyle etkileşim içinde olmasını yadsımalı mıyız? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Biliyoruz ki; batı edebiyatı uzun ve derin bir geçmişe sahip. (Petronius, Satrycon, M.S. 60) Oysa sinema çok genç. Dolayısıyla sinemanın gelişimini sürdürürken, edebiyat, tiyatro, müzik gibi kendisinden önce var olan köklü ve benzer sanat dallarından etkilenmesi, bu türlerin kimi özelliklerini alıp bünyesine katması çok doğaldır. Böylelikle disiplinler arası bir etkileşimle çoğalım ve yükselime olanak sağlanmış olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Edebiyat ve tiyatronun torunu sayılabilecek yaştaki sinema, kısa sürede önemli bir ivme kazanmasını bu etkileşime borçludur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Anlatım dilindeki alışveriş de bu kaçınılmaz etkileşimin doğurduğu olağan bir durumdur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Edebiyat ve sinema arasındaki dil etkileşimine geçmeden önce her iki disiplinin kullandığı dilin özelliklerine bakmakta yarar var. Edebiyat, yazı dilini kullanır. Alımlayıcısıyla arasındaki araç; oluşturduğu yazılı metinlerdir. Bu metinler okurun imgelem gücünü harekete geçirerek bir görüntü, bir yaşantı elde etmesini sağlar. Okurun önünde somut bir görüntü yoktur ve çıkarsayacağı şeyler kendi yorumuna kalmıştır. Sinemada ise durum farklıdır. Sinema dili sinematografik bir dildir, görseldir, alımlayıcısıyla ilişkisini görüntülü metinler aracılığıyla kurar. Yazılı metinlere karşın izleyicinin önünde somut görüntüler mevcuttur ve izleyicinin imgelem gücünü harekete geçirmekle beraber ona gözle görülür kimi somut veriler sunmaktadır. Buradan yola çıkarak sinema dilinin yazı diline göre daha şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Yazıya aktarılamayan bir çok şeyi görüntü yoluyla kolayca vermek mümkündür çünkü. Ancak sinema yapıtının romana göre uzunluk bakımından daha şanssız olduğu da bir gerçektir. Çünkü iki saatlik bir film için hazırlanan senaryonun yaklaşık 150 – 200 sayfa civarında olması gerekir. Bir roman ise yazarın dur dediği yere kadar gidebilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tüm bu ayrılıklara rağmen her iki disiplin de birbirlerinin dilinden etkilenebilmişlerdir. Bunun sebebi ikisinin de bir iletim işi gerçekleştiriyor olmaları ve iletim sırasında çeşitli yöntemlere gereksinim duyuyor olmalarıdır. Örneğin; sinema, yazı dilinde var olan kurgulama, kesme, eksiltme, gibi teknikleri kendi bünyesine uyarlayarak zaman içinde dilini oluşturmuş ve başka tekniklerle de gelişimini sürdürmüştür. Bu teknikleri örneklemek için Cemal Aykın’ın “Batı Toplumlarında Roman ve Sinema ilişkileri II” adlı makalesindeki şu cümleye bakalım. “[A]ynı bakış (kamera) açısından çeşitli alan derinliklerinde betimlemelerin (çekimlerin) zincirlenişi, betimleme açısının (alıcının) devingenliği, kaydırılması (travelling) yöntemleri de gerçekte, sinemaya olanaklar sağlayan roman teknikleri arasındadır.” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sinema dilinin gelişimi ile yazı dilinin bu dilden etkilenmesi de kaçınılmaz olmuştur. Kimi yazarlar karakterlerini ve anlatıcılarını kamera gibi konumlandırarak onlara objektif işlevi kazandırmışlardır. Yine metinlerinde sahne kurma yoluna giderek okurun görüntü elde etmesine olanak sağlamışlardır. Sahnelemedeki sahne geçişleri, geçiş sırasındaki yavaş yavaş karartma ve silikleştirme gibi yöntemler de yine sinemanın edebiyata kazandırdığı yöntemlerdir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Edebiyat ve sinema amaçları aynı olan, anlatma biçimleriyle birbirinden ayrışan iki farklı sanat dalıdır. Birbirlerinden ve başka sanat dallarından etkilenerek varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. Her ikisinin de sınırları alabildiğine geniştir ve sanatsal varoluşlarını etkin biçimde yerine getirmektedirler. Aralarındaki etkileşim her iki sanat dalı var olduğu sürece tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte de devam edecektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;KAYNAKÇA &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Ertekin Akpınar, 10 Yönetmen ve Türk Sineması, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2005 &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2003 &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*S. M. Eisenstein, Sinema Dersleri, Öteki yayınevi, İstanbul, 1999 &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Tuncay Yüce, “Sinema ve Edebiyat Türleri Arasında Görülen Etkileşimler”, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, cilt 1, sayı 2, 2005&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ruşen Ergün &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Beşparmak Dergisi, sayı 149, sayfa: 16-17&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8891257622361501506?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8891257622361501506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/edebiyat-ve-sinema.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8891257622361501506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8891257622361501506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/edebiyat-ve-sinema.html' title='Edebiyat ve Sinema'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-7280187954565921798</id><published>2009-09-10T10:23:00.000-07:00</published><updated>2009-09-10T10:25:51.256-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Marmaris-Muğla</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://img188.imageshack.us/img188/8371/11adl.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img style="WIDTH: 389px; HEIGHT: 275px" border="0" src="http://img188.imageshack.us/img188/8371/11adl.jpg" width="560" height="486" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-7280187954565921798?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/7280187954565921798/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/marnaris-mugla.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7280187954565921798'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/7280187954565921798'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/marnaris-mugla.html' title='Marmaris-Muğla'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-368664325941426023</id><published>2009-09-10T01:17:00.001-07:00</published><updated>2009-09-10T11:21:44.197-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Beyaz Geceler / Dostoyevski</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sqi2KuNp4bI/AAAAAAAAAIo/WLisDrV1G18/s1600-h/beyazgeceler.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 191px; FLOAT: left; HEIGHT: 242px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379750050214306226" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sqi2KuNp4bI/AAAAAAAAAIo/WLisDrV1G18/s320/beyazgeceler.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“Çabucak bitmeli” diyerek kitaplığımdaki incecik kitaplardan birine elimi uzattım. Dostoyevski’nin Beyaz Geceler'i geldi elime. Daha önce okumamıştım. “Bir gün okurum” diyerek, kitapçıların ucuzluk reyonlarından deste deste aldığım kitaplardan biriydi. O gün bugünmüş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kitabı okumaya başlamadan önce kitabın ismi üstüne düşünürüm çoğu kez. Bu kez de öyle oldu. Niçin “Beyaz Geceler”?&lt;br /&gt;“Karanlık bir yaşamın içinden çekip alınmış, sevinç, mutluluk ve umutla dolu, renkli, ışıl ışıl bir zaman dilimi olmalı” dedim kendi kendime. Romanı okumaya başladığımda isabetli bir tahmin olduğunu gördüm. Romandaki ana karakter yalın, renksiz, rutin ve yalnızlıkla dolu bir yaşama sahip. Sekiz yıldır Petersburg’da yaşıyor ama tek bir arkadaşı yok. Üstelik insanlarla bir arada olmayı seviyor. Özellikle akşamları, iş çıkışlarında insanları, hatta binaları inceleyebilmek için Petersburg sokaklarında dolaşıyor. Karşılaştığı insanların ruh hallerine göre kendi ruh halini biçimlendiriyor, neşelilerse o da neşeli, üzgünlerse o da üzgün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar kitapta ona bir isim vermemiş. Çevirmenin tercihi ile romanda ismi “Hayalci” olarak geçiyor. Bu isim bence “şekerci”, “ayakkabıcı” gibi bir şeyler alıp satan birilerini çağrıştırıyor daha çok. Ben olsaydım “hayalperest” olarak çevirirdim dilimize. “Düşkuran” ya da “düşçü” de denilebilirdi belki. Ama bu sözcükler sanki yinelendikçe kulak tırmalıyor gibiler. Hayalperest olmalı adı… Karakterin içinde bulunduğu ruh hali tam da bu tanıma uyuyor zaten. Kendi yaşamını ıskalayıp hayalinde kurduğu bir dünyada, hayalleriyle yaşayan biri çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakterimiz bir akşam yine kentin sokaklarını gezerken su kanalına doğru geldiğinde parmaklıklara yaslanmış bir kızın ağlamakta olduğunu görür. Kızın haline acır ve seslenmek ister. Kız kendisini fark edince hızla oradan uzaklaşarak karşı kaldırıma geçer. Derken başka bir adam kızın yalnızlığından yararlanıp kızı rahatsız etmeye kalkınca karakterimiz duruma müdahale ederek kızla tanışma fırsatı bulur. Kızı evine dek götürür ve ertesi gün yeniden buluşma sözü alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tanışıklıkla iki karakter arasında bir yakınlık doğar. Nastenka adındaki bu kız da tıpkı hayalperest karakterimiz gibi yalnızlıkla çevrili bir yaşam sürmektedir. Ve yapabildiği en iyi şey hayal kurmaktır. Birbirlerine yaşam öykülerini anlatırlar. Annesiyle babasını çok küçükken kaybeden Nastenka büyükannesi ile birlikte yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar burada okura, Nastenka’nın yaşamındaki iki önemli detayı verir. Bir gün bir yaramazlık yapmış olan Nastenka o günden sonra büyükannesinin eteğine iğnelenmiş olarak yaşamak zorunda kalmıştır. Böylelikle gözleri görmeyen büyükannesinin gözü olmuş, günlerini ona kitap okuyarak ve örgü örerek geçirmeye başlamıştır. Bu arada evlerinin tavanarasını yoksul bir adama kiraya vermişlerdir. Ve Nastenka bu adama aşık olmuştur. Bu detayın derinine indikçe Nastenka’nın yaşamındaki hüzne yakından tanık oluruz. Adam Moskova’ya gitmek zorunda kalmış ama çok yoksul olduğu için Nastenka’yı yanında götürememiştir. Ancak bu durumu telafi edecek bir sözü vardır; giderken tam bir yıl sonra döneceğini ve Nastenka’yı alıp götüreceğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte romanda ışığın düştüğü yerlerden birisi de burası. Nastenka ile hayalperest karakterimizin karşılaştığı gün adamın dönüp Nastenka’yı alacağı gündür ama adam ne yazık ki dönmemiştir. (Adamın dönmemiş olmasındaki muamma da romanın düğüm noktalarından biri...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın bu bölümü okuru koşullar nitelikte. Adamın dönmemesi içimizi burksa da, iki karakterin birbirini bulmuş olmasına içten içe seviniriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yazar burada devreye girerek romana ufacık bir pürüz katar. Kızın aklı hala yoksul adamdadır! Hayalperest karakterimiz belki de bu ilişkinin sonucunu netleştirmek için kızdan adama bir mektup yazmasını ister. Kız da bu mektubu hayalperest karakterimize vererek adama iletmesini ister. Mektup alıcısına iletilmiştir ancak iki gün boyunca yanıt gelmemiştir. Beyaz gecelerin dördüncü yani sonuncu gecesinde hayalperest karakterimiz ilk adımı atarak kıza onu çok sevdiğini söyler. Kız önce şaşırsa da daha sonra o da sevgisini itiraf eder. Okurun tam da “mutlu son” dediği andır bu an. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştur… İki karakter de büyük bir mutluluk içinde, hayaller kurarak Petersburg sokaklarını dolaşmaktadırlar. Ancak mutluluğa gölge düşüren bir şey olur. Birden bire karanlıkta biri görünür, Yanlarına yaklaşır ve Nastenka’ya seslenir. Nastenka tereddüt etmeden dosdoğru adama koşar. Elele tutuşup karanlığa doğru yürür ve gözden kaybolurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölüm okurun ters köşeye düşeceği, bir başka deyişle sükut-u hayale uğrayacağı yer. Tabii Dostoyevski’yle yeni tanışanlar için. Okurun beklentisine karşıt bir final çizmek Dostoyevski’nin yazarlığına özel bir tarzdır aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz yine romana dönelim. Yüzüstü bırakılan hayalperest karakterimiz ertesi gün Nastenka’dan bir mektup alır. Nastenka mektubunda özür dilemekte,bir hafta sonra evleneceğini bildirmekte ve hayalperest karakterimizden kendisini affetmesini istemektedir. Hayalperest karakterimiz kıza hiç kızgınlık duymaz, hatta yaşattığı dört mutlu gün için minnet duyar. Roman burada biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın sonlarına doğru geldiğimde bu metnin uzun bir öykü olduğunu fark ettim. Tipik bir Dostoyevski öyküsü. Karakterlerin ruhsal açılımları ve davranışları ile öyküsüne yön veren yazar, Çehov’un tersine dallandırılıp budaklandırılmış bir anlatımla kaleme alıyor öykülerini. Öyküde olmasa da olur diyebileceğimiz türden çok şey mevcut. Serim, düğüm, çözüm sıralaması ile klasik ve geleneksel bir anlatıma sahip. Ve yaşama dair belli bir ders verir nitelikte..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap burada bitmiyor. Devamında “Noel Ağacı ve Düğün” adında yeni bir öykü daha var. Hızımı alamadım onu da okudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Noelde bir eve ziyarete gelen bir adamın hesapları üzerine kurulu bir öykü bu. Evde çok paraya sahip küçük bir kız var ve konuk adam bunu öğrenince bir gün bu kızla evleneceğinin hesabını yapıyor o anda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostoyevski burada yine okuru koşullama yoluna gidiyor. Bu karaktere çizdiği görüntü ile kızın asla onunla evlenmemesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Yazar, adamın küçük yoksul bir erkek çocuğuna nasıl kötü davrandığı detayını da vererek bu karakteri okurun gözünde iyice kötülüyor. Adam hain, çıkarcı ve zalim biri… Kıza çizilen rol ise küçüklük, masumiyet ve iyilik üzerine kurulu. İster istemez bu adamın bu kıza layık olmadığını düşünüyor ve adama antipati duyuyorsunuz. Ama yazar bu öyküde de yapıyor yapacağını. Okuru yine ters köşeye yatırarak, finalde (beş yıl sonra) adamın kızla evlenmiş olduğunu veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okur yine sükut-u hayal içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostoyevski’nin bu etkiyi özellikle yarattığı bir gerçek. Bunun nedeni insana dair ezberlerimizi bozmak olmalı. Yapıtlarının her biri insan ruhuna tutulan kocaman birer ayna çünkü.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Dostoyevski, Beyaz geceler, Çev. Güven Pazarcı, Amfora Yayınları, 1. Baskı, 2006, İstanbul&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-368664325941426023?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/368664325941426023/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/beyaz-geceler-dostoyevski.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/368664325941426023'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/368664325941426023'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/beyaz-geceler-dostoyevski.html' title='Beyaz Geceler / Dostoyevski'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sqi2KuNp4bI/AAAAAAAAAIo/WLisDrV1G18/s72-c/beyazgeceler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3592759604329643117</id><published>2009-09-09T03:38:00.000-07:00</published><updated>2009-09-09T03:41:38.887-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Yörük Nine, Assos-Çanakkale</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://img207.imageshack.us/img207/516/portre1aa.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img style="WIDTH: 307px; HEIGHT: 429px" border="0" src="http://img207.imageshack.us/img207/516/portre1aa.jpg" width="560" height="486" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3592759604329643117?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3592759604329643117/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/yoruk-nine-assos-canakkale.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3592759604329643117'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3592759604329643117'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/yoruk-nine-assos-canakkale.html' title='Yörük Nine, Assos-Çanakkale'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3120407620224629145</id><published>2009-09-08T20:37:00.000-07:00</published><updated>2009-09-08T22:05:08.607-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Evirdim Çevirdim'/><title type='text'>Resim / Nurduran Duman</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://lh3.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SnJVEf4vFxI/AAAAAAAAGFo/iv1hhtqZYCY/s800/Dreamcatcher_II_by_evreniz.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 309px; DISPLAY: block; HEIGHT: 193px; CURSOR: hand" border="0" alt="" src="http://lh3.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SnJVEf4vFxI/AAAAAAAAGFo/iv1hhtqZYCY/s800/Dreamcatcher_II_by_evreniz.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:80;color:#996633;"&gt;&lt;em&gt; &lt;span style="font-size:80;"&gt;Fotoğraf: A. Murat Eren&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;PICTURE&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;the empty frame in me&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;is a fracture water&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;the lake of past time&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Colorless end.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;the tulle of swan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;is smoke on my face&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;its photograph is black&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;No white in the love word...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;this sadness this expression from ash&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;flame has scattered from its brush&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;I didn't burn&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;but died. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Nurduran Duman&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Türkçeden İngilizceye Çeviren: Ruşen Ergün&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;---------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;RESİM&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;içimde boş çerçeve &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;kırık bir su &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;geçmiş zaman gölü &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Renksiz son. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;kuğu tülü &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;yüzümde duman &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;fotoğrafı siyah &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Beyaz yok aşk sözünde… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;bu hüzün bu söz külden &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;alev savruldu fırçasından &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;yanmadım &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;da öldüm. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Nurduran Duman&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://omnidawnblog.blogspot.com/2009/08/poetry-feature-21-nurduran-duman.html"&gt;http://omnidawnblog.blogspot.com/2009/08/poetry-feature-21-nurduran-duman.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator" align="left"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3120407620224629145?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3120407620224629145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/picture-empty-frame-in-me-is-fracture.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3120407620224629145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3120407620224629145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/picture-empty-frame-in-me-is-fracture.html' title='Resim / Nurduran Duman'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://lh3.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SnJVEf4vFxI/AAAAAAAAGFo/iv1hhtqZYCY/s72-c/Dreamcatcher_II_by_evreniz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-592707553983056755</id><published>2009-09-08T06:03:00.000-07:00</published><updated>2009-10-10T13:48:08.107-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Filmlerde Edebiyat İzleri'/><title type='text'>Kibritçi Kız (The Little Matchseller) 1902</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;"Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu…"&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; diye başlardı çocukluğumuzun en hazin masalı... Her kibritle biz de yanardık kibritçi kızın sönüp giden hayallerine. Yetmezmiş gibi çaresiz ölüşüne tanık olurduk masalın sonunda. Her ne kadar ninesinin bir melek gibi gelip onu gökyüzüne alışı ile yumuşatılmış bir son olsa da, hüznümüzün derinliğine diyecek yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte çocukluğumuzun unutulmayan masalı Kibritçi Kız'ın, yönetmen James Williamson tarafından 1902 yılında beyaz perdeye "sessizsinema" olarak uyarlanmış hali. Aynı hüzünle...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;div style="PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px auto; PADDING-LEFT: 0px; WIDTH: 400px; PADDING-RIGHT: 0px; DISPLAY: block; FLOAT: none; PADDING-TOP: 0px" id="scid:5737277B-5D6D-4f48-ABFC-DD9C333F4C5D:448c8918-647a-4f81-b683-49b553890dbf" class="wlWriterEditableSmartContent"&gt;&lt;object width="400" height="300"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=4660972&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1"&gt;&lt;embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=4660972&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="400" height="300"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-592707553983056755?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/592707553983056755/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/kibritci-kz-little-match-seller-1902.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/592707553983056755'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/592707553983056755'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/kibritci-kz-little-match-seller-1902.html' title='Kibritçi Kız (The Little Matchseller) 1902'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-5824212214132567919</id><published>2009-09-08T00:19:00.000-07:00</published><updated>2009-10-10T13:46:49.271-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resimlerde Edebiyat İzleri'/><title type='text'>Yazma Temalı Resimler -1 (Writing Themed Paintings -1)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://www.codart.nl/images/QuastManWriting1637Budapest350.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 253px; DISPLAY: block; HEIGHT: 330px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235466422863074" border="0" alt="" src="http://www.codart.nl/images/QuastManWriting1637Budapest350.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Writing Man, Pieter Quast&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://latimesblogs.latimes.com/culturemonster/images/2008/09/25/vermeer_simon.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 255px; DISPLAY: block; HEIGHT: 333px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://latimesblogs.latimes.com/culturemonster/images/2008/09/25/vermeer_simon.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; A Lady Writing, Johannes Vermeer, 1655 &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://www.artinthepicture.com/artists/Thomas_Eakins/writing.jpeg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 259px; DISPLAY: block; HEIGHT: 216px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://www.artinthepicture.com/artists/Thomas_Eakins/writing.jpeg" /&gt;&lt;/a&gt; The Writing Master, Thomas Eakins, 1882&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://www.artinthepicture.com/artists/Georges_Lemmen/writing.jpeg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 261px; DISPLAY: block; HEIGHT: 366px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://www.artinthepicture.com/artists/Georges_Lemmen/writing.jpeg" /&gt;&lt;/a&gt; Writing Woman, Georges Lemmen, 1908&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://www.angel-art-house.com/upload/artists/t/terborch,_gerard/terborch30.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 261px; DISPLAY: block; HEIGHT: 358px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://www.angel-art-house.com/upload/artists/t/terborch,_gerard/terborch30.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Woman Writing A Letter, Gerard Terborch, 1655&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://www.essentialvermeer.com/catalogue/lady_writing_a_letter.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 261px; DISPLAY: block; HEIGHT: 362px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://www.unco.edu/english/wcenter/graphics/vermeer_1670.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Lady Writing A Letter With Her Maid, Johannes Vermeer, 1670-1671&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ-tCoLRMI/AAAAAAAAAEI/F3tE7E9CQJM/s1600-h/rusenergun.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ-tCoLRMI/AAAAAAAAAEI/F3tE7E9CQJM/s320/rusenergun.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-5824212214132567919?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/5824212214132567919/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/yazma-temal-resimler-1-writing-themed.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5824212214132567919'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5824212214132567919'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/yazma-temal-resimler-1-writing-themed.html' title='Yazma Temalı Resimler -1 (Writing Themed Paintings -1)'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ-tCoLRMI/AAAAAAAAAEI/F3tE7E9CQJM/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8614061243065490024</id><published>2009-09-07T08:22:00.000-07:00</published><updated>2009-10-10T13:46:56.793-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resimlerde Edebiyat İzleri'/><title type='text'>Okuma Temalı Resimler -2 (Reading Themed Paintings -2)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://tinypic.com/5khyy1"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 253px; DISPLAY: block; HEIGHT: 330px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235466422863074" border="0" alt="" src="http://tinypic.com/5khyy1" /&gt;&lt;/a&gt; In A Boat, Konstantin Korovin, 1888&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://tinypic.com/4vh4hs"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 255px; DISPLAY: block; HEIGHT: 333px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://tinypic.com/4vh4hs" /&gt;&lt;/a&gt; Annunciation Eve, Mikhail Nesterov, 1895 &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://tinypic.com/6qzdjt.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 259px; DISPLAY: block; HEIGHT: 333px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://tinypic.com/6qzdjt.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Boys, Zinaida Serebryakova, 1919&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://img523.imageshack.us/img523/7215/9prvab1f4c0de0mp4.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 261px; DISPLAY: block; HEIGHT: 396px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://img523.imageshack.us/img523/7215/9prvab1f4c0de0mp4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Katusha Katya, Yuri Kugach, 1955&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://img154.imageshack.us/img154/1055/ek2uwy4207474cv1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 261px; DISPLAY: block; HEIGHT: 396px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://img154.imageshack.us/img154/1055/ek2uwy4207474cv1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Old Books, Konstantin Miroshnik&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://img126.imageshack.us/img126/5812/eqrvao439194ayw4.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 261px; DISPLAY: block; HEIGHT: 396px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://img126.imageshack.us/img126/5812/eqrvao439194ayw4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; First Portrait, Yuri Krotov&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ-tCoLRMI/AAAAAAAAAEI/F3tE7E9CQJM/s1600-h/rusenergun.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ-tCoLRMI/AAAAAAAAAEI/F3tE7E9CQJM/s320/rusenergun.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8614061243065490024?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8614061243065490024/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/okuma-temal-resimler-2-reading-themed.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8614061243065490024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8614061243065490024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/okuma-temal-resimler-2-reading-themed.html' title='Okuma Temalı Resimler -2 (Reading Themed Paintings -2)'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ-tCoLRMI/AAAAAAAAAEI/F3tE7E9CQJM/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3058442410014742622</id><published>2009-09-07T02:55:00.000-07:00</published><updated>2009-09-07T02:58:01.922-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Piri Reis Müzesi, Gelibolu-Çanakkale</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://img19.imageshack.us/img19/7448/pirireismuzesizk8.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img style="WIDTH: 389px; HEIGHT: 275px" border="0" src="http://img19.imageshack.us/img19/7448/pirireismuzesizk8.jpg" width="560" height="486" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3058442410014742622?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3058442410014742622/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/piri-resi-muzesi-gelibolu-canakkale.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3058442410014742622'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3058442410014742622'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/piri-resi-muzesi-gelibolu-canakkale.html' title='Piri Reis Müzesi, Gelibolu-Çanakkale'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1534925499395181743</id><published>2009-09-07T02:34:00.000-07:00</published><updated>2009-09-07T02:58:52.957-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Cevizli Köyü, Gelibolu-Çanakkale</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://img410.imageshack.us/img410/8731/ev1.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img style="WIDTH: 397px; HEIGHT: 326px" border="0" src="http://img410.imageshack.us/img410/8731/ev1.jpg" width="560" height="486" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1534925499395181743?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1534925499395181743/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/cevizli-koyu-geibolu-canakkale.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1534925499395181743'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1534925499395181743'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/cevizli-koyu-geibolu-canakkale.html' title='Cevizli Köyü, Gelibolu-Çanakkale'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3491954004087274192</id><published>2009-09-06T11:18:00.000-07:00</published><updated>2009-09-06T21:18:10.676-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Mrs. Dalloway'de Omurga (Çatı) Tespiti</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SqQELf6zT7I/AAAAAAAAAIc/dx-AUgpn6gE/s1600-h/woolf2.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 213px; FLOAT: left; HEIGHT: 193px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378428450580418482" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SqQELf6zT7I/AAAAAAAAAIc/dx-AUgpn6gE/s320/woolf2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;Üniversite yıllarımda İngilizcesini okuduğum, Mrs. Dalloway'i uzun bir aradan sonra, bu kez de Türkçesi ile elime aldım. Romana duyduğum ilgi o yıllardakinden çok başka boyutta seyretti bu kez. Sürüklendiğim mecra romanın anlattıklarına paralel olarak yazarın inşa ettiği kurmacada anlatımsallık boyutuydu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Virginia Woolf'un bu romanı yalnızca bir günü kapsıyor. O güne dair romanda verilen tüm veriler romanın anlatım düzleminde, omurgasını, bir başka deyişle çatısını oluşturuyor. Hani bir öykünün ya da romanın temelinden söz edilirken bu asıl parçaya "omurga" ya da "çatı" denilir ya... İşte Mrs. Dalloway romanının anlatımsal omurgası/çatısı da, bu düzlemdeki "gün"e ait parçaların oluşturduğu bütün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, roman zamanını yaşanan bir gün olarak belirleyip bu zaman dizgesinin aralarına serpiştirdiği kimi geçişler ve sıçramalar ile konuyu detaylandırma yoluna gitmiş. Kullandığı anlatım tekniklerinin başında bilinç akışı tekniği geliyor. Bolca çağrışımlı ve geridönüşümlü geçişlerle farklı zamanlara ve farklı düşüncelere geçilmiş. Böylelikle okurun bilmesi gereken şeyler için anlatım düzleminde yan kanallar açılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman ve öykü yazan kişiler için bu düzlemi ve diğer kanalları keşfetmek yazım yolunda atılabilecek önemli adımlardan biri diye düşünüyorum. Bir romanın anlatım parçalarını ayrıştırmak demek yazarın yazma eyleminin nasıl gerçekleştirdiğini görmek ve anlamak da demek. Bu da bir yazı işçisi için önemli bir kazanım ve deneyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu bu deneyimi edinmiş olmaktan ve bu teknik detayı donanımıma katmış bulunmaktan son derece mutluyum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Elde etmiş olduğum omurgayı/ çatıyı buraya ekleyerek kuramsal bir yazı ile, konuya ilgi duyan arkadaşlarıma somut bir örnek sunmak isterdim ama bunu iki sebepten dolayı yapmak istemedim. İlki tatilde olduğum şu günlerde bu çalışmayı detaylı biçimde yazıya dökmek için yeterince zaman bulamama korkusu. İkincisi ise (belki öğretmenliğimden getirdiğim bir düşünce) ilgili kişiye bir hazırbulmuşlukla yardım etmiş olacağım için kişinin kendi kendine araştırıp bulma isteğine ket vurmuş olmaktan çekinmem. Çağımız insanının çok çabuk kapıldığı yanlışlardan biri de hazırcılık ve kolaycılık alışkanlığı... Bence yazmaya gönül veren kişi, bu çalışmayı zaten zul olarak görmez, görmemeli. (Aksi halde yazma eyleminin kendisi de zuldür kişi için...) Ayrıca bu çalışmayı kendi başına yapmış olmak, yapan için çok daha verimli ve kalıcı bir deneyim olacaktır. Bireysel çaba bireyi başarıya daha çabuk götürür. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Aslında hiç de zor değil, okuma süresince yaşanan an'a ait cümleleri belirleyin ve altlarını çizin. Elde etmiş olduğunuz her bir parça omurganın birer diski (omuru) olacak ve bir sonraki parça ile bütünlediğinizde romanın omurgasını çizmeye başlamış olacaksınız. Tüm parçalar sırası ile yerine konulduğunda (dizildiğinde) romanın omurgası ortaya çıkmış olacak. Bu kadar basit!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dip not: Bir romanın anlattıklarından yola çıkarak da omurgasını bulmak mümkün. Örneklediğim bu çalışma anlatılanlar üzerinden değil, romandaki dışsal ve içsel zamanlardan yola çıkılarak yapılan bir çalışma. Anlatım düzleminde zamansal dizgenin nasıl örüntülendiğiyle ilgili...&lt;/span&gt; &lt;p&gt;&lt;em&gt;Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Çev. Tomris Uyar, İletişim Yayınları, 14. Baskı, 2009, İstanbul&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3491954004087274192?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3491954004087274192/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/mrs-dallowayde-omurga-cat-tespiti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3491954004087274192'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3491954004087274192'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/09/mrs-dallowayde-omurga-cat-tespiti.html' title='Mrs. Dalloway&apos;de Omurga (Çatı) Tespiti'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SqQELf6zT7I/AAAAAAAAAIc/dx-AUgpn6gE/s72-c/woolf2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2596945538985141377</id><published>2009-08-31T10:40:00.001-07:00</published><updated>2009-08-31T13:07:22.849-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gündökümlerim'/><title type='text'>Gündökümü / 31.08.2009</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Güzel bir haber aldım... Nurduran Duman'dan...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;"Resim" isimli şiiri benim çevirimle, Omnidawn blog'un POETRY FEATURE bölümünde haftanın şiiri olarak yayımlanmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İşte burada:&lt;/span&gt; &lt;a href="http://omnidawnblog.blogspot.com/2009/08/poetry-feature-21-nurduran-duman.html"&gt;http://omnidawnblog.blogspot.com/2009/08/poetry-feature-21-nurduran-duman.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2596945538985141377?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2596945538985141377/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/gundokumu-31082009.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2596945538985141377'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2596945538985141377'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/gundokumu-31082009.html' title='Gündökümü / 31.08.2009'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-5798026509280723163</id><published>2009-08-30T11:55:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T03:27:17.591-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Buluşmalar'/><title type='text'>Öksel Demir'le Hoş Bir Öğledensonra...</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SprWqr-5ppI/AAAAAAAAAIM/6_ajT3Gt6ZY/s1600-h/okselbeyle4a.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 401px; DISPLAY: block; HEIGHT: 231px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5375845134069507730" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SprWqr-5ppI/AAAAAAAAAIM/6_ajT3Gt6ZY/s320/okselbeyle4a.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Ruşen Ergün - Öksel Demir&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Dün ve bugün Tekirdağ'da idim. Dünün en güzel anlarından biri de sevgili Öksel Demir'le geçen hoş sohbetli dakikalardı. Yeni kitabından, Tekirdağ'dan, anılarından, şiirlerinden, edebiyat dünyasından, tanıdıklardan, her sohbetimizde illa ki anmadan geçmediğimiz İlhan Demiraslan'dan konuştuk da konuştuk. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Öksel Demir, 60 lı yıllarda henüz yirmili yaşlarını sürmekte olan genç bir şair. Şiirleri Varlık başta olmak üzere pek çok dergide yayımlanıyor. Edebiyat dünyasına güçlü bir giriş... Derken antolojilerde isminin duyulduğu, ilk kitabını da çıkardığı bir sırada birden bire edebiyat dünyasının uzağına düşüyor. Kendi deyişiyle tam kırk yıl şiir yazmıyor bir daha. Ta ki ikibinli yıllara dek. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Dünkü sohbetimizde 60'lı yıllarda yayımlanan bir şiir antolojisi ile tanıştırdı beni. İçinde şiir tarihinin yetkin kalemlerinin çoğundan birer şiir var. Tabii o zamanlar hepsi Öksel bey gibi gencecik, çiçeği burnunda şairler. Şiirlerin çoğunu okudum. Öksel beyin şiirini de... Antolojinin ardından 60'lı yıllarda yazmış olduğu, dönemin dergilerinde ve o yıllarda yayımlattığı ilk kitabında yer alan şiirleriyle tanıştım. Öyle şaşırdım ki, Öksel beyin o yıllarda bulduğu imgeler şimdiki şairlerin bir çoğunun şiirinde sanki yeni bulunmuşlar gibi arz-ı endam eylemekte...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 285px; DISPLAY: block; HEIGHT: 233px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5375845845944557010" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SprXUH7I3dI/AAAAAAAAAIU/KBR_i_FUne0/s320/okselbey.jpg" /&gt; &lt;p align="center"&gt;&lt;em&gt;Öksel Demir&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bu güçlü, bu özgün ve bu harika kalem neyse ki şimdilerde yeniden yazıyor. Yalnız şiirlerine değil, güzel bir kitabına da kavuşma şansımız oldu. Duymuşsunuzdur; Heyamola Yayınları’nın “Türkiye’nin Kentleri” adlı yeni bir dizisi var. Bu dizide edebiyat dünyasından yazarlar doğdukları, büyüdükleri ya da gönül bağlarının olduğu kentleri, kişisel tarihleriyle birleştirerek anlatıyorlar. İşte Tekirdağ'la ilgili kitabı Öksel bey yazdı. Okuduğumda "bu kitabı iyi ki Öksel bey yazmış" dedim. Çünkü hem anlatışı, hem ele aldığı konular, hem üslubu vb. o kadar çok yakışmış ki. Tekirdağ ancak bu denli objektif ve derin anlatılabilirdi. Bu derinlikte Öksel beyin yaşının da etkisi var tabii. Aynı dizinin başka kentlerini anlatan kimi daha genç yazarların anılarının yakın tarihli olmasına rağmen Öksel bey, yakın geçmişe paralel olarak çok daha uzak bir geçmişi de gözlerimizin önüne sermiş ve bizlere çok daha uzaklardan kokular, tatlar, renkler, yaşantılar vb. taşıyabilmiş. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ben kitabı çok severek okudum. Tekirdağ'da yaşamının dört yılını geçiren, fırsal buldukça da koşup giden biri olarak, bilmediğim çok şeyini öğrenmekten müthiş keyif aldım. Tekirdağ bugüne dek bu denli detaylı ve kapsamlı anlatılmamıştı eminim. Tarihe çok değerli ve çok anlamlı bir iz düşülmüş bu sayede. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Onun yazarlığa ve şiire yeniden dönüşü yalnız Tekirdağ için değil edebiyat dünyası için de büyük bir kazanç. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 195px; DISPLAY: block; HEIGHT: 290px; CURSOR: hand" border="0" alt="" src="http://www.heyamola.net/include/upload/290609112713_au2si.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kitabın adı:&lt;/strong&gt; Tekirdağ Mavi Gözlü Kent&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yazarı:&lt;/strong&gt; Öksel Demir&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türü:&lt;/strong&gt; Türkiye′nin Kentleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Açıklama:&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;Kaç kez gitmek istedim bu kentten. Sıkıldım, kırıldım. Kaç kez terk ettim. Ama sonunda yine döndüm. Neydi beni geri çağıran? Denizi mi? Doğası mı? Durmadan kıyıları döven poyrazı mı? Yağmuru mu, çiçeği mi? Denizi sürgün etmişliği mi, bakımsızlığı mı? Yıkık dökük ahşap evlerinin, yüreğimde çimlenen hüznü mü? Neydi?Sanıyorum beni çağıran, geri döndüren dizlerimdeki yaralardı. Peşimi hiç bırakmayan, o bahçeli, ahşap evlerle beraber yok olup giden, çocukluk anılarımdı. Artık yüreğim eski, yüreğim yorgun. Ak kanatlı martı nasıl terk edemiyorsa kıyısını, ben de terk edemem artık bu kenti. Uzlaşmak, birbirimizi taşımak zorundayız ikimiz de. Çünkü varabileceğim başka bir ufuk yok artık. Her sabah çıkıyorum evden."Merhaba sokaklar, kediler, köpekler merhaba... Merhaba doğduğum, yaşadığım kent. Tekirdağ Merhaba..."&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;(Arka Kapak yazısı) &lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-5798026509280723163?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/5798026509280723163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/oksel-demirle-hos-bir-ogledensonra.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5798026509280723163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/5798026509280723163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/oksel-demirle-hos-bir-ogledensonra.html' title='Öksel Demir&apos;le Hoş Bir Öğledensonra...'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SprWqr-5ppI/AAAAAAAAAIM/6_ajT3Gt6ZY/s72-c/okselbeyle4a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8197568578908084451</id><published>2009-08-30T11:29:00.000-07:00</published><updated>2009-09-08T20:28:47.374-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Evirdim Çevirdim'/><title type='text'>Gitme Baba / Ahmet Günbaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://img398.imageshack.us/img398/7589/wwwantolojicom413800448gg9.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 239px; DISPLAY: block; HEIGHT: 298px; CURSOR: hand" border="0" alt="" src="http://img398.imageshack.us/img398/7589/wwwantolojicom413800448gg9.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;DADDY DON’T GO &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;a long time ago, i spent the happiness that i cashed &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;i disbursed and passed at back streets &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;i talked to night, my sweat became negro &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;my ships that moved from deep of sea &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;were heated at their distances step by step &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;i shocked in questions of bloody shower &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;daddy, don’t go &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;if i am without you, i walk at a station &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;the wagons drift like bed-sitters &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;let me stay wiith my shave numbered three &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;may be, my dreams can not be colorful &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;know that, i am not the major for pains yet &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;find some games for me to delay the night &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;daddy, don’t go &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;if you want, let’s walk a city all together &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;let’s get by upon our dowdy youngness &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;make long tails for the kites &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;let the time of carnation perch onto our collars &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;let’s adorn the days with voices of children &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;your view isn’t suitable for a festival morning &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;daddy, don’t go &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;my rain is polluted, my sun is in narrowness &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;i can break my inner glasses any more &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;approaching to life with an insurgence diary &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;if my staircases collapse with shouting and screaming &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;by disrobing dervish patience from my meat &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;i cover to your aggrieved tiredness &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;daddy, if you go. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ahmet Günbaş &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İngilizceye Çeviren: Ruşen Ergün&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;----------------------------------------------------- &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;GİTME BABA &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bozdurduğum sevinçleri çoktan harcadım dağıtıp geçtim arka sokaklarda &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Geceyle söyleştim zencileşti terim &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Dizinin dibinden kalkan gemilerim vuruldu menzilinde adım adım &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Şaşırdım kan sağanağı sorularda &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Gitme baba &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sensizsem bir istasyonda gezinirim &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Vagonlar bekar odaları gibi sürüklenir &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;İzin ver kalayım üç numara tıraşımla &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Düşlerim rengarenk olmayabilir &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bil ki hâlâ reşit değilim acılara &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Akşamı geciktiren oyunlar bul bana &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Gitme baba &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Dilersen bir kenti birlikte yürüyelim derbeder gençliğimizle çıkalım yola &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kuyruğunu uzun tut uçurtmaların &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Karanfil zamanı ilişsin yakamıza &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Günleri çocuk sesleriyle bezeyelim &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Duruşun yakışmıyor bayram sabahına &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Gitme baba &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yağmurum kirlendi güneşim darda &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Artık kırabilirim içimin camlarını bir isyan günlüğüyle yaklaşıp hayata &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Çığlık çığlığa çökse de merdivenlerim &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Soyunup etimden derviş sabrını örterim incinmiş yorgunluğuna &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Gidersen baba &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ahmet Günbaş&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kavram-Karmaşa Dergisi / Eylül 2001&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8197568578908084451?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8197568578908084451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/gitme-baba-ahmet-gunbas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8197568578908084451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8197568578908084451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/gitme-baba-ahmet-gunbas.html' title='Gitme Baba / Ahmet Günbaş'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3463915731868617288</id><published>2009-08-28T13:17:00.000-07:00</published><updated>2009-11-06T13:08:41.137-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resimlerde Edebiyat İzleri'/><title type='text'>Tissot Resimlerinde Okuma Teması (Reading Theme In Tissot Paintings)</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_8_ENa7sVpug/SY8NzgtKqfI/AAAAAAAADo0/c63WD0js3ic/s400/James_Tissot_-_Photo_005.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Jacques Joseph James Tissot&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;James Tissot'u okuma temalı resimleri tararken keşfettim. Resimlerinde kitap, gazete, mektup gibi okuma temalı nesneleri bu kadar çok kullanan başka bir ressam var mıdır acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tissot ülkemizde pek fazla bilinmeyen bir ressam. Yaptığı resimlerden bir İngiliz olduğunu düşünmüştüm ama bir Fransızmış. Google'da aradım, Türkçe biyografisine rastlayamadım. İngilizce sitelerden derleyerek dilimizde de olsun diye Türkçe biyografisini hazırladım. Bu biyografi ile bir kez daha emin oldum ki sanatçıların özel yaşamlarını etkileyen etmenler yapıtlarını da etkiliyor aynı zamanda. Hatta sanat yaşamlarını da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tissot 1836 yılında Fransa'da doğar. 1871 yılına dek Fransa’da yaşar. Yakın arkadaşları Manet ve Degas'la bir okulda resim öğretmenliği yaparken bundan böyle Londra’da yaşaması gerektiğine karar verir. Bu kararında İngiltere’deki sanat ortamının büyük önemi olmalı. Çünkü o yıllarda İngiltere, sanayi devriminin ardından kavuştuğu yeni modern yapı ile dünyada önemli bir yer edinmiş durumda ve hem kültürünün hem de sanatının ağırlığını dünyanın bir çok yerinde hissettirmekte. Öyle ki sanatın merkezi denince artık akla en önce Londra geliyor. Dolayısıyla Londra’da sanatçı olarak yaşamak bir ayrıcalık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok sanatçı gibi Tissot da bu arzuyla yola çıkar ve cebinde yalnızca yüz frank bulunmasına rağmen Londra’ya gelir. Daha önce Fransa’da tanışma fırsatı bulduğu Vanity Fair ve Thomas Gibson gibi tanıdıklarının yardımı ile iş ve kalacak yer bulur. Yine Fair sayesinde İngiliz sosyetesi ile tanışır. Böylece dönemin Viktoryan atmosferini çok yakından tanıma ve bu atmosferi en ince detaylarına dek resimlerine yansıtma olanağını da yakalamış olur. Şansı bir kez daha yaver gider ve resimlerinden para kazanmaya başlar. Bununla birlikte hayatının en büyük aşkı, Kathleen Newton adında, çok güzel ve alımlı bir hanımla tanışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kathleen Newton, Isaac Newton’la evli olduğu süre içinde bir deniz kaptanı ile gönül ilişkisine girmiş ve hamile kalmıştır. Eşi bunu öğrenir öğrenmez derhal ayrılırlar ve Kathleen baba evine dönüp kızını burada dünyaya getirir. Kızının doğumundan bir süre sonra bir de oğlu olur. Bu çocuğun yakın zamanda tanıştığı Tissot’tan mı ya da başkasından mı olduğu tam olarak bilinmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kathleen’in yaşamındaki bu aykırılığı önemsemez Tissot, onu tüm kalbiyle sevmeye devam eder. Kathleen bir süre sonra iki çocuğu ile birlikte Tissot’un evine taşınır. Dönemin ahlak ve namus anlayışına ters olan bu durum ikisinin de gözlerden uzak bir yaşam sürmelerine sebep olur. Kathleen, Tissot’un büyük aşkı olmakla birlikte resimlerinde çok fazla yer verdiği, güzel bir modeldir de aynı zamanda. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kathleen’in yaşamındaki bu aykırılık Viktoryan Dönemi’nin koşullarının getirdiği sosyolojik değişimin yansımasıdır aslında. Dönemin insanları, içinde bulundukları değişim ve dönüşüm sürecinden etkilenmekte, ahlaki açıdan gösterdikleri değişimi yaşamın başka alanlarında da göstermektedirler. Cinsellik ve mülkiyette önüne geçemedikleri büyük bir açlık içine girmişlerdir. Beğeni ve zevkle ilgili ölçüleri henüz netlik kazanamadığından, görkemli evleri, mobilyaları ve giyim-kuşamları ile göze batan bu insanlar, aynı zamanda doğanın yalınlığına koşarak ikircikli bir duruş sergileyebilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tissot, resimlerinde onların şatafatlı, süslü ve abartılı hallerine ışık tutar. Balolar, partiler, konser salonları, piknikler, deniz taşıtları en önemli mekanlarıdır. Onun kadınları bolluk ve refah içindeki kadınlardır. Mutlu ve hayat doludurlar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Aynı zamanda iyi birer okurdur bu kadınlar. Ellerinde, koltuk altlarında, kucaklarında, yanıbaşlarında başta kitap olmak üzere, gazete ve mektup gibi okuma eksenli nesneleri rahatlıkla görebilirsiniz. Erkekler de okuma eyleminden tamamen soyutlanmış değildir. İşine giderken faytonunda gazete okumakta olan, bir tren kompartımanında otururken dizinde kitabıyla etrafı seyredalan, kalabalıktan sıyrılıp bir köşede gazete okuyan entelektüel adamları görmeniz olasıdır. Ve bu resimlerde okuma eylemi ile hem doğrudan hem de dolaylı olarak en çok resmedilen kişi Kathleen Newton’dur. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tissot, Londra’da tam on bir yıl kalır, ta ki Kathleen’in ölümüne dek. Çok zayıf bir bünyeye sahip olan Kathleen akciğer tüberkülozuna yakalanmış ve genç yaşta (28) yaşamını yitirmiştir. Bu kayıp Tissot’u derinden etkiler, yeniden Paris’e dönmesine sebep olur. Bundan böyle ölümüne dek geçecek olan on yedi yılı çok dindar biri olarak yaşayacak ve resimlerinde yalnızca dini figürlere yer verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben resimleri incelerken çok hüzünlendim. Kathleen Newton'un hastalık sürecini de kapsayan bu resimlere bakarken en çok da çocukları ile birlikte geçirdiği zaman dilimlerini konu edinen resimlerde yoğunlaştı hüznüm...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü daha fazla uzatmadan... İşte Tissot resimleri ve bu resimlerdeki okuma izleri... (Hepsi bu kadar değil, içlerinden bunları seçtim.)&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Resimlerin büyük hallerini görmek için üzerlerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg6YqG3m0I/AAAAAAAAAGM/x6douQ2MRlI/s1600-h/in+the+greenhouse.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg6YqG3m0I/AAAAAAAAAGM/x6douQ2MRlI/s400/in+the+greenhouse.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;in the green house&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg69FpbycI/AAAAAAAAAGU/AObZ3hQ4dek/s1600-h/Kathleen_Newton_In_An_Armchair.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg69FpbycI/AAAAAAAAAGU/AObZ3hQ4dek/s320/Kathleen_Newton_In_An_Armchair.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;Kathleen Newton in armchair&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg7ppwPtEI/AAAAAAAAAGc/06MFht03XAU/s1600-h/kathleennewton.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg7ppwPtEI/AAAAAAAAAGc/06MFht03XAU/s320/kathleennewton.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;Newton asleep in a conservatory chair&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg79TkdnAI/AAAAAAAAAGk/4T7XF3Z9qIs/s1600-h/october.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg79TkdnAI/AAAAAAAAAGk/4T7XF3Z9qIs/s400/october.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;October&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg8LBF_2AI/AAAAAAAAAGs/jzsa-iHhZro/s1600-h/quiet.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg8LBF_2AI/AAAAAAAAAGs/jzsa-iHhZro/s320/quiet.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;quiet&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg8lEQQSGI/AAAAAAAAAG0/35u_J58XKX0/s1600-h/kathleennewton002.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg8lEQQSGI/AAAAAAAAAG0/35u_J58XKX0/s400/kathleennewton002.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;reading a story&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg86q35o8I/AAAAAAAAAG8/3vpylTEFICo/s1600-h/kathleennewton003.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg86q35o8I/AAAAAAAAAG8/3vpylTEFICo/s400/kathleennewton003.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;reading a book&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg9VsGMhGI/AAAAAAAAAHE/KO_EP0ES9hA/s1600-h/london+visitors.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg9VsGMhGI/AAAAAAAAAHE/KO_EP0ES9hA/s400/london+visitors.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;London visitors&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg9kkh1uZI/AAAAAAAAAHM/8ATm4PGFivI/s1600-h/going+to+business.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg9kkh1uZI/AAAAAAAAAHM/8ATm4PGFivI/s400/going+to+business.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;going to business&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg-Pz9RhlI/AAAAAAAAAHU/DH4Ri9UwP5I/s1600-h/Gentleman-in-a-Railway-Carriage-1872.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg-Pz9RhlI/AAAAAAAAAHU/DH4Ri9UwP5I/s400/Gentleman-in-a-Railway-Carriage-1872.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;gentleman in a railway carriage&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg-iiblkzI/AAAAAAAAAHc/qOOjbvpCwgA/s1600-h/Portrait+of+Mademoiselle+L.+L..jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg-iiblkzI/AAAAAAAAAHc/qOOjbvpCwgA/s400/Portrait+of+Mademoiselle+L.+L..jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;portrait of Mademoiselle L. L.&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg-zwtW0oI/AAAAAAAAAHk/F39jutOYavU/s1600-h/sunday+in+the+luxemburg+gardens.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg-zwtW0oI/AAAAAAAAAHk/F39jutOYavU/s400/sunday+in+the+luxemburg+gardens.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;Sunday in the Luxemburg gardens&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg_LIVQcyI/AAAAAAAAAHs/ST0J9QlTsWY/s1600-h/hideandseek.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg_LIVQcyI/AAAAAAAAAHs/ST0J9QlTsWY/s400/hideandseek.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;hide and seek&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg_dFdrnLI/AAAAAAAAAH0/jSQzqOpGZXA/s1600-h/foreign+visitors+at+the+louvre2.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg_dFdrnLI/AAAAAAAAAH0/jSQzqOpGZXA/s320/foreign+visitors+at+the+louvre2.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;foreign visitors at the Louvre&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg_5I9POGI/AAAAAAAAAH8/wB5D58a9eAo/s1600-h/A-Convalescent-1876.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Spg_5I9POGI/AAAAAAAAAH8/wB5D58a9eAo/s400/A-Convalescent-1876.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;a convalescent&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SphAEF6RU3I/AAAAAAAAAIE/ru5usoTYync/s1600-h/a+widow2.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SphAEF6RU3I/AAAAAAAAAIE/ru5usoTYync/s400/a+widow2.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;a widow&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;*&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Resimlerin büyük hallerini görmek için üzerlerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3463915731868617288?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3463915731868617288/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/tissot-resimlerinde-okuma-izleri.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3463915731868617288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3463915731868617288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/tissot-resimlerinde-okuma-izleri.html' title='Tissot Resimlerinde Okuma Teması (Reading Theme In Tissot Paintings)'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_8_ENa7sVpug/SY8NzgtKqfI/AAAAAAAADo0/c63WD0js3ic/s72-c/James_Tissot_-_Photo_005.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1857724576071721642</id><published>2009-08-28T00:57:00.000-07:00</published><updated>2009-08-28T13:54:49.609-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Karşılaştırmalar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpePOvE3b7I/AAAAAAAAAF8/VrAInPvG7hM/s1600-h/toptas.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" lk="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpePOvE3b7I/AAAAAAAAAF8/VrAInPvG7hM/s320/toptas.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpePW6F89yI/AAAAAAAAAGE/hZw_S-6ozSo/s1600-h/ekinci.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" lk="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpePW6F89yI/AAAAAAAAAGE/hZw_S-6ozSo/s320/ekinci.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;Hasan Ali Toptaş&lt;/em&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;em&gt; &amp;nbsp; Yavuz Ekinci&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Eski dergileri karıştırmayı seviyorum. Sanki istiflendikleri yerde bir daha açılmayacaklarının korkusunu ve hüznünü yaşıyorlarmış gibi gelirler bana... Kendi "dönüp dönüp okuma" tutkumu da eklemleyerek fırsat bulduğum anda raflardan -rastgele- üçer beşer alır, okumaya çalışırım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Sincan İstasyonu'nun 14. sayısına (Ekim 2008) gözatarken gördüm bu bölümü...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;22. sayfasında "KARŞILAŞTIRMALAR" başlığı altında Hasan Ali Toptaş'tan ve Yavuz Ekinci'den alınma iki metin parçası yayınlanmış. Yorumsuz... Ben de&amp;nbsp; aynı biçimde yorumsuz olarak burada yayınlamak istedim. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Başlık değişirse içerikten çıkarsanacak anlamlar da değişecek kuşkusuz... Okur, okuduktan sonra&amp;nbsp;da başlığı dilediğince değiştirebilir tabii!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: purple;"&gt;"&lt;span style="font-size: large;"&gt;Otobüsün ön koltuğuna yorgun bir tavşan gibi büzülmüş, öylece bakıyordum.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: purple;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: purple; font-size: large;"&gt;Çantam dizlerimin üstündeydi; onu tepemdeki rafa ya da aşağıdaki bagajın karanlığına, onca sepetin, naylon torbanın ve içlerinde ne olduğu bilinmeyen eciş bücüş bavullarla çuvalların arasına koyamazdım. İçinde kitaplarım vardı çünkü; kimselere göstermediğim, herkesten köşe bucak sakladığım şiirlerim vardı ve annemin babamın uykuya gömüldüğü, kardeşimin kolunu bacağını dağıtarak ölü gibi kalakaldığı ve evdeki sessizliğin kalemimin cızırtısına doğru eğilip eğilip..."&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: purple; font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="color: purple;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Hasan Ali Toptaş (Sonsuzluğa Nokta, 1993, Kültür Bakanlığı)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: purple;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;*&amp;nbsp;&amp;nbsp; *&amp;nbsp;&amp;nbsp; *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: purple;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: purple; font-size: large;"&gt;"Minibüsün arka koltuğunda, yeni yakalanmış bir tavşan gibi büzülmüş, öylece bekliyordum. Gökyüzünde irin sarısı bir gerginlik...&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: purple; font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: purple; font-size: large;"&gt;Çantam dizimin üstündeydi. İçinde iki üç parça elbise ve dolu dört defter. Yazılarım. Kimselere gösteremediğim, herkeslerden sakladığım, odadakiler uykuya daldığında yazdığım. Geceleri defterimi çıkarıp kalemimin cızırtısına eğilerek..."&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Ekinci (Sırtımdaki Ölüler, 2007, Doğan Kitap)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1857724576071721642?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1857724576071721642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/karslastrmalar.html#comment-form' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1857724576071721642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1857724576071721642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/karslastrmalar.html' title='Karşılaştırmalar'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpePOvE3b7I/AAAAAAAAAF8/VrAInPvG7hM/s72-c/toptas.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-2051954956721010813</id><published>2009-08-27T09:01:00.000-07:00</published><updated>2009-09-07T03:00:44.171-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Sultan II. Bayezid Külliyesi, Sağlık Müzesi, Edirne</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpatplYG7gI/AAAAAAAAAF0/jIctx-saiKQ/s1600-h/5a.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpatplYG7gI/AAAAAAAAAF0/jIctx-saiKQ/s400/5a.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-2051954956721010813?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/2051954956721010813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-sultan-ii-bayezid-kulliyesi_8403.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2051954956721010813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/2051954956721010813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-sultan-ii-bayezid-kulliyesi_8403.html' title='Sultan II. Bayezid Külliyesi, Sağlık Müzesi, Edirne'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpatplYG7gI/AAAAAAAAAF0/jIctx-saiKQ/s72-c/5a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8009806629086554254</id><published>2009-08-27T08:58:00.000-07:00</published><updated>2009-09-07T03:01:38.324-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Sultan II. Bayezid Külliyesi, Sağlık Müzesi, Edirne</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpaswoM6dMI/AAAAAAAAAFs/Ks5CABcdct0/s1600-h/4a.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpaswoM6dMI/AAAAAAAAAFs/Ks5CABcdct0/s400/4a.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8009806629086554254?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8009806629086554254/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-sultan-ii-bayezid-kulliyesi_27.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8009806629086554254'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8009806629086554254'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-sultan-ii-bayezid-kulliyesi_27.html' title='Sultan II. Bayezid Külliyesi, Sağlık Müzesi, Edirne'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpaswoM6dMI/AAAAAAAAAFs/Ks5CABcdct0/s72-c/4a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-4183478703604725533</id><published>2009-08-27T05:19:00.000-07:00</published><updated>2009-09-07T03:02:09.323-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Sultan II. Bayezid Külliyesi, Sağlık Müzesi, Edirne</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpZ5lfLRFsI/AAAAAAAAAFk/vALg7BNFQ9I/s1600-h/3a.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpZ5lfLRFsI/AAAAAAAAAFk/vALg7BNFQ9I/s400/3a.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-4183478703604725533?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/4183478703604725533/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-sultan-ii-bayezid-kulliyesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4183478703604725533'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4183478703604725533'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-sultan-ii-bayezid-kulliyesi.html' title='Sultan II. Bayezid Külliyesi, Sağlık Müzesi, Edirne'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpZ5lfLRFsI/AAAAAAAAAFk/vALg7BNFQ9I/s72-c/3a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-285524329565302118</id><published>2009-08-27T01:11:00.000-07:00</published><updated>2009-09-07T03:03:16.350-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Meriç Köprüsü, Edirne</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpY_DUWoMOI/AAAAAAAAAFc/6P69PUHkzbI/s1600-h/1a.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpY_DUWoMOI/AAAAAAAAAFc/6P69PUHkzbI/s400/1a.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-285524329565302118?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/285524329565302118/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-meric-koprusu.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/285524329565302118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/285524329565302118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-meric-koprusu.html' title='Meriç Köprüsü, Edirne'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpY_DUWoMOI/AAAAAAAAAFc/6P69PUHkzbI/s72-c/1a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3555301099430250122</id><published>2009-08-26T01:39:00.000-07:00</published><updated>2009-09-07T03:03:30.361-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf Portfolyom'/><title type='text'>Selimiye Cami, Edirne</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpT0rHauo3I/AAAAAAAAAFU/JTqHgNuZt-s/s1600-h/2a.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpT0rHauo3I/AAAAAAAAAFU/JTqHgNuZt-s/s400/2a.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;em&gt;Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayın.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ9U5D3PDI/AAAAAAAAAEA/Cu8wENtHCXs/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3555301099430250122?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3555301099430250122/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-selimiye-cami.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3555301099430250122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3555301099430250122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/edirne-selimiye-cami.html' title='Selimiye Cami, Edirne'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpT0rHauo3I/AAAAAAAAAFU/JTqHgNuZt-s/s72-c/2a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-4907771880989418523</id><published>2009-08-25T06:36:00.000-07:00</published><updated>2009-08-25T09:26:39.812-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Notlarım'/><title type='text'>Türkiye'de "Edebiyat Ortamı" Hıncahınç Şiddetle Dolu.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpPvE1yt3GI/AAAAAAAAAFE/2Xif-YYebrU/s1600-h/saatsizmaarif.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" lk="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpPvE1yt3GI/AAAAAAAAAFE/2Xif-YYebrU/s320/saatsizmaarif.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Şu günlerde Enis Batur'un "Günebakan II- Saatsız Maarif Takvimi"ni okuyorum. Kendini de içine kattığı bir yazar listesi ile, edebiyat ortamındaki şiddete ışık tutmuş Batur. Tabii bu durumu salt şiddetle tanımlayan kendisi. Ben yazıyı okuduğumda kindarlık, düşmanlık, çekememezlik, tahammülsüzlük, şişkin ego, megalomani, nefret gibi kavramların izdüşümlerini de gördüm. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Siz ne dersiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace; font-size: large;"&gt;"Hilmi Yavuz'a göre Enis Batur "yalancı pehlivan", "kâzip şöhret". Enis Batur'a göre Hilmi Yavuz "anakronik", "habis" ve "yeteneksiz". Tahsin Yücel'in gözünde Orhan Pamuk'un bir yazar olduğu bile şüpheli. Orhan Pamuk da Tahsin Yücel'i okunmaya değmez bir "profesör" sayıyor. Fethi Naci için İlhan Berk "kendi dilini bilmeyen tek Türk şairi",. Hulki Aktunç'a göre Fethi Naci düpedüz her cümleyi yanlış kuruyor. Güven Turan da o düşüncede. Attilâ İlhan'a bakılırsa Edip Cansever "yeteneksiz" bir şair. Sezer Tansuğ'a bakılırsa Cevat Şakir bir "hurda" yığını. Vedat Günyol'a göre Ahmet Oktay yazmayı bilmiyor. Ece Ayhan için herkes başka bir şey, sözgelimi Murat Belge turist rehberi. Ferit Edgü'ye sorulursa Bekir Yıldız, Bekir Yıldız'a sorulursa Ferit Edgü diye bir yazar yok. Cevat Çapan ise Talat Sait Halman diye "biri" yok... Dilediğimiz gibi uzatabileceğimiz bu listeyi Cemal Süreya'nın bir vakitler yaptığı döküme ekleyebiliriz: Türkiye'de "edebiyat ortamı" hıncahınç şiddetle dolu."&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Enis Batur, Günebakan II- Saatsız Maarif Takvimi, "Edebiyat Yoksa Şiddet mi?", s 51, Ark Yayınevi, 1995, Ankara&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Dip not: Cemal Süreya dökümü ile konunun çok az bölümünün aydınlanacağını düşünüyorum. Özellikle günümüz edebiyat ortamına bir mikrofon uzatılacak olsa, bu konuda daha çok veri elde edileceğinden hiç kuşkum yok. Öznellik ve kişisel hırslar-duygular-düşünceler, eleştiride&amp;nbsp;nesnellikten çok daha önce geliyor çünkü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpPrIe2AjSI/AAAAAAAAAEQ/3F_voKrNgJU/s1600-h/rusenergun.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" lk="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpPrIe2AjSI/AAAAAAAAAEQ/3F_voKrNgJU/s320/rusenergun.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-4907771880989418523?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/4907771880989418523/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/turkiyede-edebiyat-ortam-hncahnc.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4907771880989418523'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/4907771880989418523'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/turkiyede-edebiyat-ortam-hncahnc.html' title='Türkiye&apos;de &quot;Edebiyat Ortamı&quot; Hıncahınç Şiddetle Dolu.'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpPvE1yt3GI/AAAAAAAAAFE/2Xif-YYebrU/s72-c/saatsizmaarif.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-8267163240253189776</id><published>2009-08-24T01:18:00.000-07:00</published><updated>2009-08-24T08:47:59.850-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gündökümlerim'/><title type='text'>Gündökümü / 24.08.2009</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__Ez-YNQ01iw/R8FVDF7sj5I/AAAAAAAABRc/_5kZ9qMO8wE/s1600/chekhov_ss.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/__Ez-YNQ01iw/R8FVDF7sj5I/AAAAAAAABRc/_5kZ9qMO8wE/s1600/chekhov_ss.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 202px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 242px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__Ez-YNQ01iw/R8FVDF7sj5I/AAAAAAAABRc/_5kZ9qMO8wE/s1600/chekhov_ss.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Hiç bir öykü beni bu denli etkilemedi eminim. Çehov'un Anyuta'sı kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyküye, bırakın yakın okumayı, epeyce bir derinliği olan kapsamlı bir 0kuma çalışması yapmam gerektiğini fark ettim ilk okuduğum anda. Ve görebildiğim tüm katmanları kaldırarak oldukça derin bir okuma çalışması yaptım. İngilizceden yapmış olduğum çevirisi de dahil olmak üzere ortaya 11 sayfalık bir yazı çıktı. Doygun bir yazı...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Bu kez de bu çalışmayı bir dergide yayınlatmam gerektiğine karar verdim. Tarihin sevecen ve vefalı kollarına bırakmak en doğrusu ... Bir gün birilerinin işine yarayacaktır kuşkusuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki dergiye yolladım. Birinciden aldığım yanıt bu yazı için yerlerinin olmadığı, ikinci dergiden aldığım yanıt ise yalnızca çevirisine yer verebilecekleri yönünde oldu. Henüz başka dergilere yollamadım ama öyle görünüyor ki bu uzun yazıyı bir dergide yayınlatmak çok zor olacak. Haklılar... sayfa sayıları, nelere/kimlere ne kadar yer verebilecekleri vb. ortada...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı kısaltmam mümkün değil, kuşa döneceğinden kuşkum yok çünkü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat dergilerinin can çekiştiği şu günlerde, dergi kozasının edebiyata dar geldiğini görmek ne hazin ve ne çelişkili bir durum!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373486932590492482" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ15S5Ce0I/AAAAAAAAADo/iR1YUdI_41Q/s200/rusenergun.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 61px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 200px;" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-8267163240253189776?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/8267163240253189776/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/gundokumu-24082009.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8267163240253189776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/8267163240253189776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/gundokumu-24082009.html' title='Gündökümü / 24.08.2009'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__Ez-YNQ01iw/R8FVDF7sj5I/AAAAAAAABRc/_5kZ9qMO8wE/s72-c/chekhov_ss.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-3380926981057393274</id><published>2009-08-23T13:18:00.000-07:00</published><updated>2009-09-08T20:25:59.497-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Evirdim Çevirdim'/><title type='text'>Solgun Ablalar Gazeli / Ahmet Ada</title><content type='html'>&lt;a href="http://img.blogcu.com/uploads/1001resim_dusunceli-kadin-iran.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 227px; DISPLAY: block; HEIGHT: 296px; CURSOR: hand" border="0" alt="" src="http://img.blogcu.com/uploads/1001resim_dusunceli-kadin-iran.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;THE ODE OF PALE SISTERS&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;The rose voice frazzles in old gramophones, summer comes&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;May be not summer, from the sky of birds my sister comes&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;She grows rose at a flowerless balcony&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Her body is a faded river, by watering desperateness she comes&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;A big hat on my mother’s head, is from Girit&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;We had come… by watering love songs, my sister comes&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Her shadow is a pale ballad&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;A rogue moon rises, by watering front of doors, it comes&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;I had put records here, sister, now it is winter,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;If some day they are played on radios, the time in the earth comes&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Ahmet Ada&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;İngilizceye Çeviren: Ruşen Ergün&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;----------------------------------------------------&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;SOLGUN ABLALAR GAZELİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Eski gramofonlarda gül sesi eskir yaz gelir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Belki yaz değil kuşlar göğünden ablam gelir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Ablam gül yetiştirir çiçeksiz balkonda&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Solgun bir nehirdir gövdesi, umutsuzluğu sular gelir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Annemin başında kocaman bir şapka,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Girit’ten Gelmişiz biz, ablam sevda şarkıları sular gelir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Solgun bir halk şarkısıdır ablamın gövdesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Külhan bir ay çıkar, kapı önlerini sular gelir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Ben şuraya koymuştum plakları, şimdi kış abla,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Bir gün çalınır radyolarda dünya içre zaman gelir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Ahmet Ada&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;(Taş Plak Gazelleri’nden)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; DISPLAY: block; HEIGHT: 61px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373490144085794306" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ40OpL3gI/AAAAAAAAADw/NjeiArAfwhI/s200/rusenergun.jpg" /&gt; &lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-3380926981057393274?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/3380926981057393274/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/solgun-ablalar-gazeli-ahmet-ada.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3380926981057393274'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/3380926981057393274'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/solgun-ablalar-gazeli-ahmet-ada.html' title='Solgun Ablalar Gazeli / Ahmet Ada'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ40OpL3gI/AAAAAAAAADw/NjeiArAfwhI/s72-c/rusenergun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-1540081055764253196</id><published>2009-08-23T11:43:00.000-07:00</published><updated>2009-10-10T13:47:16.656-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resimlerde Edebiyat İzleri'/><title type='text'>Okuma Temalı Resimler -1 (Reading Themed Paintings -1)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGRMCaqROI/AAAAAAAAACA/C7HjZP8JDLc/s1600-h/res6.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 217px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235466422863074" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGRMCaqROI/AAAAAAAAACA/C7HjZP8JDLc/s320/res6.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt; Woman Reading, Kuniyoshi Utagawa&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGQ60miqGI/AAAAAAAAAB4/-SSAPknHA5g/s1600-h/res5.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 236px; DISPLAY: block; HEIGHT: 329px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373235170656823394" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGQ60miqGI/AAAAAAAAAB4/-SSAPknHA5g/s320/res5.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt; Girl Reading, Charles Edward Perugini, 1878&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGQcHjA55I/AAAAAAAAABw/bmtWo2UkQKM/s1600-h/res5.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGQGReqcvI/AAAAAAAAABo/ob9UULPJnS8/s1600-h/res4.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 247px; DISPLAY: block; HEIGHT: 287px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373234267875341042" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGQGReqcvI/AAAAAAAAABo/ob9UULPJnS8/s320/res4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt; Man Reading, John Singer Sargent&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGPlHgX5pI/AAAAAAAAABg/tVWY_nouqRY/s1600-h/res3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 242px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373233698262476434" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGPlHgX5pI/AAAAAAAAABg/tVWY_nouqRY/s320/res3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt; A Girl Reading, Jean Baptiste CamilleCorrot&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGO4LGBOqI/AAAAAAAAABY/3RUl_bPH1tU/s1600-h/res2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 251px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373232926131567266" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGO4LGBOqI/AAAAAAAAABY/3RUl_bPH1tU/s320/res2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;The Sonnet, Thomas Baker&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 244px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373232741503836418" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGOtbTVoQI/AAAAAAAAABQ/fcDNtOIs2pQ/s320/res1.jpg" /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;Old Woman Reading, Gerard Dou, 1640&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ-tCoLRMI/AAAAAAAAAEI/F3tE7E9CQJM/s1600-h/rusenergun.jpg" imageanchor="1"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpJ-tCoLRMI/AAAAAAAAAEI/F3tE7E9CQJM/s320/rusenergun.jpg" lk="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; CLEAR: both" class="separator"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2987922392778477421-1540081055764253196?l=edebiyatbahcem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/feeds/1540081055764253196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/okuma-temal-resimler-1-reading-themed.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1540081055764253196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2987922392778477421/posts/default/1540081055764253196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatbahcem.blogspot.com/2009/08/okuma-temal-resimler-1-reading-themed.html' title='Okuma Temalı Resimler -1 (Reading Themed Paintings -1)'/><author><name>Ruşen Ergün</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10244748333750366685</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/Sw0K_LXutEI/AAAAAAAAAxk/dzptOB1vBs0/S220/rusen.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpGRMCaqROI/AAAAAAAAACA/C7HjZP8JDLc/s72-c/res6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2987922392778477421.post-7602120167487578120</id><published>2009-08-23T10:25:00.000-07:00</published><updated>2009-08-24T04:50:03.155-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fısıltı'/><title type='text'>Beşiktaşlı Hristo!!!!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpF9ccoThtI/AAAAAAAAAA4/1zMI1yRPR3k/s1600/hristo.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373213758104766162" src="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpF9ccoThtI/AAAAAAAAAA4/1zMI1yRPR3k/s320/hristo.jpg" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; display: block; margin-top: 0px; text-align: center;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0XAjY2BoO0Y/SpF9ccoThtI/AAAAAAAAAA4/1zMI1yRPR3k/s1600-h/hristo.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Gökçeada'ya yolunuz düştüğünde büyük olasılıkla Zeytinli Köyü'ne de düşecektir yolunuz. Orada bir tabela çıkacak karşınıza: " Beşiktaşlı Hristo"... Tabelayı takip ettiğinizde köyün içine doğru , yukarılarda bir yerlerde Beşiktaş'lı Hristo''nun mekanına geleceksiniz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Hakkında çok fazla konuşmayı sevmese de, 1940 lı yıllarda (yanılmıyorsam 46 ve sonrası) Beşiktaş'ta top oynadığını söyledi Hristo. Lefter'den bir kaç yıl önce... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Gerçekten de o yıllarda Beşiktaş'ta sağbek olarak oynayan bir Hristo var. Hristo Kontando... Mekanda yaratılan atmosfer ve verilen bilgiler bu amcanın o Hristo olduğunu imliyor. Ancak son aldığım bir habere göre bu amca Hristo Kaplan adında başka bir amca imiş!!!! &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Keşke koyu bir Beşiktaşlı olmakla yetinseydin amca... Yine gelir, tatlılarını yer kahveni içerdik. Hiç gerek yoktu bu kandırmacalara.... Ne demişler; "yalancının mumu............" :((&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/
