25 Ekim 2009 Pazar

Sessiz Ev - Bilinç Akışı ve İç Monolog Teknikleri

Akşam okumalarım için seçtiğim “Sessiz Ev”i dün akşam bitirebildim sonunda. Zaman darlığından okuma süreçlerim kimi akşamlar 15-20 dakikaya kadar düşmüştü ki, hem kesik kesik okumaktan zevk almamaya başlamıştım, hem de bu gidişle kitabın hiç bitmeyeceği gibi (yersiz) bir endişeye kapılmıştım. Neyse ki bitti. İkinci bir süreğen okuma için yaz tatilinde, deniz kenarında, adeta soluk almadan, bir kez daha okunma hakkını saklı tutarak, kitabı, sevilenler bölümünde beklemek üzere kütüphaneme bırakıyorum. Bazı kitaplar saatlerce başını kaldırmadan, iki, bilemedin üç güne sığdırılmış bir sıkışıklıkla okunmayı hak ediyorlar. Sessiz Ev de öyle.

Sessiz Ev, Orhan Pamuk’un ikinci romanı. 1984 yılında “Madaralı Roman Ödülü” nü kazanmış ve Fransızcaya yapılan çevirisi ile 1991 yılında da “-Avrupa Keşif Ödülü- Prix de la Découverte Européenne Ödülü” ne değer görülmüş. Konusunun eski bir dönemi anlatıyor olmasına rağmen kurgu ve dildeki modernlik ve tabii yazarın yarattığı atmosfer ve derinlik bu ödülleri almasında etken olmuştur kuşkusuz. Çünkü kimi politik çıkışları ve yazarlıktaki popülaritesi ile henüz dikkat çekmemiş olduğu bir dönemde yazılmış bu kitap. İlk yazarlık evresi için, edebi boyutta üstüne konuşulmalı.


Ben Oğuz Atay gibi, romanın derinliğini ve özgünlüğünü detaylarda görmek isteyen biriyim. Yalnızca roman değil, öyküye bakışım da böyle. Bu roman da bu anlamda benim için yeterli doygunlukta bir romandı, onca kesik okunmalara rağmen çok severek okudum. Kurgusu ve her bölümün farklı bir karakterin ağzından anlatılışı (5 farklı anlatıcı var) çok hoşuma gitti. Böylelikle tek bir bakış açısının etkisinde kalmıyor, başka pencerelerden bakabilme ve bir karakteri salt kendi gözünden değil, başka bir karakterin gözünden de görebilme şansını yakalıyorsunuz. Bu da size objektif bir bakış açısı kazandırıyor.

Kitap sahip olduğu anlatım yöntemlerinden birinin baskınlığı ile de dikkat çekiyor. Modern edebiyatın çok sevdiği bilinç akışı tekniğini bolca kullanmış yazar. Bir zamanlar yalnız psikolojinin ilgi alanı olan bu tekniği kullanmayı ben de çok seviyorum. Bir öykü ya da romanda karakter analizi yapılabilecek bir atmosfer yaratılmak isteniyorsa bu teknik önemli bir araç olarak düşünülmeli. İç monolog tekniğini bu tekniğin yapışık ikizi gibi görmekteyim. Her ikisi bir arada kullanıldığında o kitabın tadına doyum olmuyor. (Ki bu da benim ilk roman çalışmamdaki hedeflerimden biri... Çünkü yazmakta olduğum psikolojik ağırlıklı romana bu tekniklerin çok yakışacağını düşünüyorum.)

Bilinç akışı tekniği genellikle iç monolog tekniği ile karıştırılır. Çünkü çoğu zaman birlikte kullanılırlar. Oysa ikisi de birbirlerinden farklı tekniklerdir. İç monolog için hemen aklıma gelmişken Mehmet Rauf’un Eylül romanını örnek vermek istiyorum. Şu bölümde Suat karakterinin kendi kendine bir iç konuşma gerçekleştirdiğini görürüz, bu iç monologa güzel bir örnek:

"Demek ki seviyordu, demek ki bir seneden beri belki, belki daha evvelinden beri, belki senelerden beri seviyor ve bunu gizliyordu... Necib'in kendine karşı bu kadar ciddi davranıp kalbinin duygularını hiç bir suretle açıklamaması, onu ruhunun derinliklerinde saklaması, kalbinden istemeye istemeye hissettiği memnuniyete şimdi teşekkür eden, bir hürmet ilave ediyordu; bu hareketi o kadar samimi, temiz, büyük görüyordu. Bir kere anlaşılınca tereddütler, korkular, şüpheler, bunlar gelip geçen, geldikleri zaman bile bu emniyeti yok edemeyen birtakım küçük bulutlar oldu; asıl olarak: 'O beni seviyor', emniyeti ve bunun memnunluğu vardı..." (Mehmet Rauf, Eylül,1992, 164)

Bilinç akışı tekniğini iç monolog tekniğinden ayıran en önemli özellik; karakterin kesik cümlelerle, kopuşlu, bir bütünlük içinde olmayan, mantıksal bir dizgeyi takip etmeyen biçimde, bilincindeki karmaşayı diline aktarmasıdır. Yani karakterin görsel, işitsel, bedensel ve bilinçsel her türlü halinin söze dökülmüş halidir bilinç akışı tekniği.

Berna Moran bu tekniği tanımlarken şöyle der:

“Bilinç akışında yalnız düşünceler değil duyumlar, imgeler de yer alabilir ve tam bir bilinç akışı tekniği ile okura bir sahne gibi sunulan, bilincin en karanlık, bilincin altına en yakın kesimidir.” (Berna Moran, 1995, 64).

Burada söylenmek istenen şeyi dilbilgisi kurallarını hiçe sayan, düzgün cümleler yerine birbirleriyle ilgisiz tekil sözcükleri temel alan, parçalı anlatımlarda görmek mümkün. Burada verilen imgelerle ve düşünce parçaları ile okurun çağrışım mekanizmasını harekete geçirmek ve çıkarsamaları okura yaptırmak hedeflenmektedir.

İç monolog tekniği ise bizim de çoğu zaman farkında olarak veya olmayarak yapmakta olduğumuz içsel konuşmalardır. Dünyada bu tekniğin babası olarak Edouard Dujardin adındaki Fransız yazar kabul edilir. 1887 yılında yazdığı “Les Lauries sont Coupés” adlı kitabında iç monolog tekniğinin ilk örneğini vermiştir. Bizdeki ilk örnek ise; Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası’dır. Recaizade Mahmut Ekrem bu romanını Edouard Dujardin’den bir yıl önce yazmıştır oysa. Ama bu ayrıcalığını dünya bir tarafta dursun, kendi ülkesine dahi pek fazla duyuramamıştır.


Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası'nda hem bilinç akışı tekniğini, hem de iç monolog tekniğini birlikte kullanır. Baskın olan iç monolog tekniğidir ama eleştirmenlerce bilinç akışı tekniğini çok daha başarıyla kullandığı kabul edilir.

Bilinç akışı tekniğini dünyaya tanıtan yazarların başında James Joyce, William Faulkner ve Virginia Woolf
geliyor. Dorothy Richardson, J. D. Salinger, Hunter S. Thompson, Will Christopher Baer, Jerzy Andrzejewski gibi yazarlar da kimi yapıtlarında bu tekniği denemişler.

Bu tekniği, ülkemizde Orhan Pamuk’tan daha önce kullanan yazarlar ve yapıtları ise şunlar: Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve Yalnızız ; Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar; Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası.

Konu Sessiz Ev’den açılmışken Sessiz Ev’deki bilinç akışı tekniği üzerine de birkaç söz söylemekte yarar var. Bir bilincin içinden geçenleri, tıpkı bir panayır yeri ya da curcunanın ortası gibi karmaşık bir halde vermemiş yazar. Sözcüklerini ve vermek istediklerini seçerek, dilini ona göre inşa etmiş. Anlatılanlar ilk anda karman çorman gibi gelse de okuduklarınızdan bir bütünlük çıkarabiliyorsunuz ve romanın ne anlatmak istediğini anlayabiliyorsunuz.

Yalnız “dedi, düşündü” gibi ifadelerle, elöyküsel anlatıcı dilinin çok fazla kullanılıyor olması bu akışın baskınlığına sekte vurmuş. Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’i ile karşılaştırdığımızda bunu açıkça görebiliriz. Virginia Woolf, romanın omurgasına elöyküsel bir anlatıcı seçmiş olmasına rağmen, bilinç akışı bölümlerinde birkaç yerin dışında “dedi, düşündü” gibi ifadeler kullanmaz. Oysa Orhan Pamuk anlatıcılarını özellikle benöyküsel anlatıcı seçmiş olmasına rağmen, bu sözcükleri çok fazla miktarda kullanmıştır. Bu bağlamda okurken zaman zaman sıkıntı duyduğumu söyleyebilirim.

Kitabın konusu ile ilgili bir şeyler söylemem gerekirse; “google” a yazıldığında kitabın özeti de dahil, konusu ile ilgili çok fazla bilgiye ulaşılacağını bildiğimden ve zamanla ilgili darlık sorunu yaşadığımdan sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Kitabın arkasındaki kısa tanıtım yazılarını paylaşarak yazıma son noktayı koymak zorundayım. Tabii kitabı okumayanlar için özellikle önerdiğimi not düşerek… Okumadıysanız okuyun. Güzel kitap.



"Bu güzel ve hüzünlü kitap, üç mutsuz kardeşin, İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte, doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatıyor... Şaşırtıcı bir başarı..."

THE TIMES LITERARY, SUPPLEMENT, İNGİLTERE



“Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki babaanelerini ziyaret eder, dedelerinin yetmiş yıl önce siyaset yüzünden sürgün edildiğinde yaptırdığı evde bir hafta kalırlar. Bu sürede, babaanelerinin doksan yıllık anılarla yüklü geçmişi ağır ağır aralanırken, dedenin Doğu ile Batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Evde sessiz gözlemleriyle, kuşaklar arasında köprü kuran tanıklar, bahçe duvarlarının ötesinde ise, aile ile ilgilenen tutkulu gençlerin hareketleri vardır. Sessiz Ev, Orhan Pamuk'un ikinci romanı. Yayınlandığında heyecanla karşılanmış, pek çok yabancı dile çevrilmiş, yurt dışında ödüller almıştı."



"Önemli sorular soran değişik bir kitap - hem klasik, hem modern. Bana Çehov'un Vişne Bahçesi'ni hatırlatıyor."

NICOLE ZAND, LE MONDE, FRANSA



"Orhan Pamuk, gerçek bir romanın belirtisi olan dilsel bir yoğunlukla değişik açılar ve perspektiflerden bir olaylar dizisi kuruyor: Renkler, topoğrafya, imgeler, zengin ayrıntılar..."

ABİDİN DİNO, LE MONDE DIPLOMATIQUE, FRANSA



Pamuk, Orhan. Sessiz Ev. İletişim Yayınları. 27. baskı. İstanbul. 2006.

1 yorum:

  1. Yazınızı okudum. Oldukça bilgilendiriciydi. Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları ile Benim Adım Kırmızı romanlarını okumuştum. Pek haz ettiğimi söyleyemem. Uzun cümlelerle kurulmuş paragraflar yüzünden, cümlenin sonuna geldiğinizde, yahu bu adam ne demişti diye tekrar başa dönüp okumak bir hayli sıkıcıydı benim açımdan.

    Sevgilerle.

    YanıtlaSil

Related Posts with Thumbnails